erotik online shop ve cerkes bilgisi66
Bir gün, gün ağarırken etrafı çevrili sahada büyük bir gürültü bizi uykudan uyandırdı. Esir Kampının 339. Tali Bölümü’yle çevresini saran yoğun siste rüzgâr gibi giden binlerce Amerikan askerinin ve askeri aracının telaş etmelerinden çıkan patırtıyla heyecanlı seslerinin karışımı olduğu ortaya çıktı bunun. İtalya’daki bütün Amerika Birleşik Devletleri silahlı kuvvetleri ansızın tehlikeli bir yabancı istilası karşısında buraya akın etmiş gibiydi. Ancak bu askeri harekâtın gerçek nedeni kamptan kaçan bir düzine sığınmacıyı yakalamaktı. Amerika Birleşik Devletleri’nin bunun için gösterdiği askeri çaba inanılmaz derecede fantastikti, en acayip düş gücünün algılayabileceğinin ötesindeydi!Bu sisli sabah, gün ağarırken sekiz Tatar dikenli telleri kaldırıp birbiri-
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 2.2.7
„ı' uı(nırmıı$. «yitin altından sürünerek geçmiş, yandaki ormana ulaşarak lyinti’tan kaçmtşıı. Kaçtıklarım gören üç Çerkeş de - Boris Koble, Mah-nuııt Kt'Ü 7,akayev - onlara katılmıştı.
Bu (lisan kaçırmış, çok pişman olmuştum. Bana haber vermediği için Bori.s'i suçladım. Belki bunun için zaman bulamamıştı ama incinmemek diıiKİe değildi yine de.
(îiineş yavaş yavaş yükseldi, yoğun sis dağıldı. İtalya’nın Pisa şehrinde, kampın çevresinde ABD ordusunun yürüttüğü askeri harekâtın büyüklüğü karşısında şaşkındık. Bu harekâtın boyutunun büyüklüğü ve şiddeti lu'iıim vc birçok arkadaşım için korkunç, sarsıcı bir deneyimdi. Çünkü Inı güçlü devletin, dünyada demokrasinin ve özgürlüğün savunucusunun bizi Sovyet hükümetine geri vermeye kesinlikle kararlı olduğunu açıkça gösteriyordu! Gözlerimizin önüne serilen çıplak, çirkin hakikat, özgür düııyamn durumumuzu anlayıp bize yardım edeceği konusunda bütün umudumuzu elimizden alarak, bizi kesinlikle sarsmıştı.
Orada durup saatlerce izledik. Her boyutta ve her biçimde tam donanımlı binlerce askeri araç yanımızdan hiddetle rüzgâr gibi geçiyor, duruyor, silahlı Amerikan askerleri etrafı kampımızın bitişiğindeki ormanın çevresini telaşla sarıyor, o sabah kaçan birkaç sığınmacıyı yakalayıp geri getirmek için ormanı taramaya başlıyordu!
Sanki bütün harekât bizzat bize yapılıyormuş gibi dehşetle seyrediyor, arkadaşlarımızın güvenliği için dua ediyor, bir şekilde kaçacaklarını ve bu büyük askeri avdan sağ çıkmalarını umuyorduk!
Kaçanlardan birkaçı Amerikan askerlerine yakalanmadan önce epeyce uzağa gitmişti. İtalya’nın Pisa bölgesinde başka bir Amerikan tesisine götürüldüler, korumalı tek kişilik hücrelere koyuldular, bütün bir ay sorgulandılar, sonra Esir Kampının 339. Tali Bölümü’ne geri getirildiler.
Sanırım, yukarıdaki olay kadar aşağıdaki olay da size inanılmaz gelecektir ama bunlar gerçekten de yaşandı. Arkadaşım Boris, korunaklı demir hücreye hapsedildiğinde siyah derili bir askerin her gün gelip üzerine işediğini anlattı. Önce arkadaşımın askeri kışkırttığından kuşkulandım, çünkü öyle bir huyu vardı. Bu arada sakalı çok uzamış, acayipleşmişti. Bunu gören bir Alman savaş esiri el altından arkadaşıma bir tıraş bıçağı verdi. Ertesi gün Amerikan askerleri Boris’in tıraş olduğunu görünce bıçağı ona kimin verdiğini öğrenmek istediler. Boris, onlara doğruyu söyle-
Sığınmacıları ikinci kez zorla Sovyetler Birliğine iade etme yöntemle,j daha zekice, daha ustacaydı ve birinciyle karşılaştırıldığında, aynı büyiij, lükte bir suç olsa da, çok küçük boyuttaydı. Üstelik bu suçların herbirj. ni. Müttefik Yurtdışı Sefer Kuvveti adı altında Avrupa’ya konuşlanmış dünyanın önde gelen bir gücü, silahlı kuvvetlerini resmen kullanarak jj. liyordu! Bu suçlardan birincisini aslında, Avusturya’nın Drau Vadisi’nde Büyük Britanya silahlı kuvvetleri işledi. Bu suçlardan İkincisini, İtalya’nın Pisa bölgesinde Amerika Birleşik Devletleri’nin silahlı kuvvetleri işledi.
Acilen iade etmek amacıyla tekrar tekrar sorgulanarak İtalya’nın Pisa bölgesinde. Esir Kampının 339. Tali Bölümü’nde tutuluyorduk. Soruşturmalardan ve ikinci kez zorla vatana iade edilmeden sonra bana verilen belgenin antetli kâğıdında şunlar yazıyordu:
YARDIMCI BİRLİKLER KOMUTANLIĞI YARIMADA ÜSSÜ BÖLGESİ KARARGÂHI
ASKERİ POSTA 782 A.B.D. ORDUSU
İkinci kez iade edilmenin hikâyesi de şöyle. Tam tarihini hatırlamıyorum ama 1947 ilkbaharında bir sabah kamp yetkilileri, sivil sığınmacı kampına götürüleceklerin adlarını okudular, eşyalarımızla birlikte ofise gitmemizi söylediler.
Pek inanamadık, söyledikleri adları kuşkuyla dinledik ama listede kadınlar, çocuklar, aileler bile vardı. Benim adım da onların arasındaydı. Eşyalarımızla birlikte Amerikan askeri karargâhına gittik. Her birine iki askeri inzibatın eşlik ettiği dört askeri kamyon bizi çevrili sahanın içine götürdü, kapılarla ofisin arasına park etti. İki askeri inzibat eşliğinde her bir kamyona yirmi kişi bindirdiler, hareket ettik.
Kampın kapılarından çıkar çıkmaz, ansızın yolda cipler belirdi, her birinde makineli tüfekler ve Amerikan askerleri vardı. Dördü hemen her bir kamyonun çevresini sardı, makineli tüfekler bize çevrildi. Hepimiz çok şaşırdık, yüzlerimiz bembeyaz oldu. Bizi neyin beklediğini biliyorduk
ama artık çok geçti. Yapacak bir şey yoktu. Oyun bitmişti!
Az sonra aynı askeri konvoyun korumasında bizi etrafı dikenli tellerle ve silahlı Amerikan askerleriyle çevrili başka bir sahaya götürdüler. Tek kapılı ama penceresiz, uzun, gri bir barakanın yanında durdular. İki yanında iyi kesilmiş yeşil çimlerin üzerinde dikenli tellerin bulunduğu, arkalarında ise birbirinden birer buçuk metre uzakta silahlı Amerikan askerlerinden oluşan bir zincirin durduğu asfalt kaldırımdan barakaya gidiliyordu. Dört kamyon birbiri ardına döndü, kapıya kadar uzanan sıra sıra askerlerin arasına arkasını verdi. Burada Amerikan askerleri bizi kamyonlardan indirip bu gri binaya götürdüler, arkamızdan kapıyı kapattılar.
Binanın içi bunaltıcıydı. Elektrik ampulleriyle iyi aydınlatılıyordu ama kendimizi mezara girmiş gibi hissediyorduk. Tel kafesten iki duvarın arasına sıkıştırılan asfaltlı kâğıttan yapılmış dört gri duvardan başka bir şey göremiyorduk. Hava boğucuydu. Kendimizi huzursuz, endişeli, gergin hissediyorduk.
Hamid’in sığınmacılardan birine, “Mustafa, gel, kâğıt oynayalım” dediğini duydum.
“Kâğıt mı oynayalım? Bu durumda!” diyerek diğeri karşı çıktı.
Hamid ciddi ciddi, “Oyna! Yoksa boynunu kırarım!” dedi. Yere oturup bu kıstırılmışlıktan ötürü kâğıt oynamaya başladılar.
Bir süre sonra birini çağırdılar. Bitişik hole giden kapı açıldı. İki askeri inzibat onu kapıdan geçirdi, kapıyı arkalarından kapadılar. On beş dakika kadar sonra, başka birini çağırdılar, aynı yolla alıp götürdüler. Sonra birini, sonra başka birini daha, hatta kimi zaman bütün bir aileyi bile çağırdılar. Ama hiç kimse geri dönmedi, endişelenmeye başladık. Onları nereye götürüyorlardı? Başlarına ne geliyordu? Hepsi mi iade ediliyordu?
Biri asfaltlı duvar kâğıdında tıraş bıçağıyla bir delik açtı. İki Amerikan askeri hemen içeri koşru, adamın tıraş bıçağını elinden alıp gittiler.
Bu delikten bakmaya başladık. Askerlerin çağrılan sığınmacılardan bazılarını deliğin önünden geçirdiklerini gördük ama diğerlerini göremedik. Kısa süre sonra Amerikalıların sığınmacıları ayırarak Sovyetlerç iade ettiklerini anladık ama kurbanların kimler olduklarını - önümüzden geçirilenler mi yoksa artık göremediklerimiz mi- bilemiyorduk. Istırap veren uzun saatler boyunca sıramızı bekledik. Zaman çok yavaş geçiyordu.
Sonunda benim adım okundu. Başım yukarda kapıya doğru gittim. Sovyetler Birliği ne sağ dönmemeye çok kararlıydım. Kapıdan geçer geçmez iki askeri inzibat yanıma geldi, her biri bir kolumdan tutarak beni uzun bir koridorda götürdü. Büyük bir salona getirdiler, tam ortasında durdurdular
Salon subaylarla doluydu. Galip Müttefik kuvvetlerin büyük lu subayları, salonun dört bir yanında etkileyici uzun masaların
önemli bir havayla oturuyor, bana bakıyorlardı. Beni önce hangisj^^^'''(i^ gulayacağım merak ederek orada duruyordum ama hiçbiri bir şey dı. Bana bakıp durdular; sonra generallerden biri eliyle sağa doğr^^^'^a-
etti ve askeri inzibatlar yine beni kollarımdan tutarak dışarı çıkardı|'^^^'> Barakadan çıkınca, generalin işaret ettiği gibi, beni sağa döndük asfalt bir yoldan götürmeye başladılar. Yolun iki yanında, çimleri,^ rinde sarmal dikenli teller vardı. Arkalarında, iki zincir halinde yjj^|^' yola dönük Amerikan askerleri duruyordu. İnzibatlar beni aralan geçirerek başka bir barakaya götürdüler, girişe bırakıp gittiler.
Kapının arkamdan kapandığını duydum ama dönüp bakmadım, lara teslim edildiğimi hissediyordum, ne yapmam gerektiğini düşiine,hâlâ orada duruyordum. Bir an paniğe kapılmış olmalıydım ama yak, bir an. Kısa süre sonra cesaretimi topladım, dikkatle çevreme bakm
başladım. Etrafımda her şey boş görünüyordu... Sonra bitişik odanın kapısından içeri baktım, Hajimus Natho’nun sonra da Madin Yehutl
'zca 'aya açık ’un,
Bibolet Mami’nin, Yunıs Huako’nun yüzlerini fark ettim... Hepsi son Jç rece üzgün görünüyordu ama onları orada gördüğüme sevindim!
Kendimi topladım, gidip onlara katıldım... İçeride ayrı gruplar halinde oturan üzüntülü başka insanlar da vardı. Zaman geçmek bilmiyordu hiç kimse konuşmuyordu.
Ansızın içeri iki Amerikan askeri girdi, dehşet verici sessizliği bozdu Biz şaşırmış onlara bakarken, rastgeleymiş gibi, gruptan sofu, topal genç Çerkesskli yi seçtiler, topallayarak götürdüler. Günde beş vakit namazını hiç kaçırmayan, otuzlu yaşların başında, çok sessiz ve dindar Besleney Müslim’di bu. Ayırdıkları iki gruptan hangisinin kaderinin Sovyetlere teslim edilmek olduğunu bilmediğimiz için, onun adına üzülmemiz mi sevinmemiz mi gerektiğini bilemeden ardından baktık.
Öğleden sonra bizi Sovyetlere teslim etmeye başlayacakları anı bekleyip, son an geldiğinde bütün gücümüzde direnmeyi düşünerek bir iki saat daha oturduk. Saat geç olmuştu. Bu gerilimin yanı sıra oldukça acıkmış, susamaya başlamıştım. Bunu Hajimus Natho’ya söyledim. Bana şaşkın, neredeyse iğrenerek baktı, “Acıktın mı?” dedi.
“Evet” dedim, “kahvaltıdan beri hiçbir şey yemedik.”
Yüksek sesle, “Aç mısın?” diye tekrar etti. Grubun dikkatini çekerek, “Böyle bir durumda nasıl acıkabiliyorsun?” diye sordu. “Kuzu çevirme versen, tek lokma bile yiyemem ben!”
Bibolet Mamo kederli bir ses tonuyla “Ben de” diyerek katddı.
Bundan kısa süre sonra, Esir Kampının 339. Tali Bölümünün komutanı yanında iki askerle içeri girdi, kamyonların kusa süre sonra gelip tekrar bizi kampa, çevrili sahaya götüreceğini söyledi. Hepimiz ona güvensizce soğuk soğuk baktık. Bunu anladı, ters ters bakarak gitti.
Arkasını barakanın tam kapısına dönen askeri kamyona binmemiz söylendi. Kamyonun çevresini zincir halinde silahlı Amerikan askerleriyle konvoy cipleri sarmıştı. İki askeri inzibat kamyona binmemize yardım etti, onlar da bindiler, biz giderken kamyonun arkasında ayakta durdular. Bazı kadınların isterikçe bağırarak giysilerini paraladıklarını, saçlarını yolduklarını ve haykırdıklarını duyduğumuzda hâlâ çevrili sahada yol alıyorduk. Bazı Amerikan askerleri onları engellemeye çalışırken yanlarından bir cip geçti. Kadınlar bizi kamyonlarda görünce haykırmaya, bağırmaya ve daha da isterikçe haykırmaya başladılar. “Neden hiçbir şey yapmadan duruyorsunuz orada.^ Bu iğrenç insanlar az önce kocalarımızı bizden koparıp Ruslara teslim ettiler! Haklarınız ve özgürlüğünüz için savaşmazsanız aynısını size de yapacaklar!”
Kadınların durumunu görünce bedenimdeki bütün tüylerim diken diken oldu. Aralarında özellikle Haşav Jamırza’nın eşi Lena’yla küçük kızı Zarema şaşkındılar, isterik gibiydiler. Amerikan askerlerinin Haşav’ı onlardan kopararak Sovyetlere teslim ettiğine inanmak güçtü... Diğer kadınların kim olduklarını çıkaramadan cip bütün hızıyla rüzgâr gibi geçip gitti.
Hajimus’un benzi atmıştı. “Ç’ale” dedi, “bitkaç ağaca ya da ormana yaklaşır yaklaşmaz, ne olursa olsun, atlayıp koşalım!” dedi.
Bunu yapmaya niyetliydi. Yüzünden anlıyordum. Koluna dokunarak, "Sakin ol” dedim. “Bu çevreyi biliyorum. Bizi etrafı çevrili sahaya götüreceklerini söylediler. Onlar yolu değiştirir değiştirmez sana haber veririm.” Amerikan askerleri aynı cip konvoyunun korumasında, güneş batmadan önce bizi Esir Kampının 339. Tali Bölümü’ne getirdiler. Haşav Jamırza’nın o gün ailelerinden koparılarak Sovyetler Birliğine iade edilenlerin arasında olduğunu birkaç saat sonra öğrendik. Bu grupla birlikte iade edilen diğer Çerkesler Hamid’le dindar genç Besleney Müslim’di.
Ertesi sabah biri Azerbaycan liderinin cesedini umumi tuvalette asılı buldu. Kötü haber hemen her yana yayıldı. Olay yerine koştuğumda zavallı adamın cesedi tuvaletin önünde çoktandır yerde yatıyordu. Kendini astığı telefon kablosu hâlâ boynundaydı. Tatarların genç lideri Rasulzade orada toplananların arasındaydı. Cebinden hemen bir not defteri çıkardı, bir şeyler yazdı, sayfayı koparıp ölünün cebine
ve tuvaletleri incelediler, bizi dağıttılar ama cesedi olay yerinde biraJ?'*‘ başına bir nöbetçi koydular.
Bir iki saat içinde Müttefik silahlı kuvvetlerin generalleriyle diğery^j^ sek rütbeli subayları büyük tantana ve aceleyle geldiler, cesedi inceledjı Cebinde, sığınmacıların genelinin, özellikle de Sovyetler Birliğindengç len sığınmacıların ortak kederini anlatan, Rasulzade’nin koyduğu mekty bu buldular:
“Özgür dünyanın insanlarının, Sovyetler Birliğinden gelen biz sığın, macıların içinde bulunduğumuz durumu anlayacaklarına dair umudun^ tamamen kaybettim. Sovyetler Birliğine zorla iade edilmenin sonuncusu bunu kanıtlıyor. Bu nedenle, komünistlere zorla teslim edilmektenseo|. meyi seçiyorum!”
Ertesi sabah soğuk duş yapmak için umumi tuvaletlere gittim. Pe_ lus’un, boynuna telefon kablosu bağlamış, iskemlenin üzerinde durduğunu gördüm. Ona doğru koşup bacaklarından yakaladım. “Pelus” dedim, “Ne yapıyorsun?”
Uykudan uyanırmış gibi, “Haa?” dedi.
“Ne yapıyorsun?” diye tekrar ettim.
“Vb/izA/, bilmiyorum” dedi, çok şaşırmış görünüyordu.
Kımıldamamasını söyledim, boynundaki telefon kablosunu çözdüm, onu alıp çadırımıza götürdüm.
Birkaç gün sonra kampa bir Amerikan generali geldi. Bizi tahliye edeceğini, Reggio Emilia’daki sivil sığınma kampına göndereceğini söyledi ve bunun güvencesi olarak sahadaki bütün Amerikan nöbetçilerini kaldırdı, kapıları açtı. Sahanın komutanı, yüzmek ya da kumsalda biraz zaman geçirmek isteyenleri Akdeniz’e götürmek için her gün bize askeri kamyonlar vermeye başladı.
Değişiklik inanılmazdı, durum bu kez daha iyiye gidiyordu ama çok geç kalınmıştı. Zarar çoktan verilmişti, tekrar tekrar ve zorla maruz kaldığımız kandırılmanın ve zorla iade edilmenin sonucunda, yüreklerimizde hâlâ hissettiğimiz derin yaralardan ötürü, hiç inanmadan, kuşkuyla kabul ettik yeni koşulları. Açtıkları manevi ve psikolojik yaraların iyileşmesi için zaman gerekiyordu.
Yeni Kimlik Belgem
İtalya’nın Pisa şehrindeki Esir Kampının 339. Tali Bölümü’nden tahliye edilirken yeni kimlik belgem verildi. Şimdi kötü durumda ama hâlâ okunabiliyor.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 2-33
Yeni kimlik belgemin antedinde şunlar yaz.ıyor:
YARDIMCI BİRLİKLER KOMU TANLR'I
YARIMADA ÜSSÜ BÖLGESİ
KARARGÂHI
ASKERİ POSTA 782 A.B.D. ORDUSU
Kimlik belgemin 1. maddesinde 19 yaşında, 1.65 boyunda ve 63 kilo olduğum belirtiliyor.
3. Madde. Yukarıda özellikleri belirtilen NATCHO, KADİR İtalya’nın Pisa şehrinde Esir Kampının 339. Tali Böliimü’nde askeri sorgulamaya tabi tutulmuş ve SSCB uyruklu olduğu kanısına varılmıştır. Bu karar Akdeniz Kuvvetleri, Yüksek Müttefik Komutanı tarafından onaylanmıştır.
H. G. SORKE
xxxxxxxxxxx Piyade Albayı Komutan
On Birinci Bölüm
SÎVİL TEHCİR KAMPINA DÖNÜŞ
Reggio Emilia’daki Tehcir Kampı
Amerikalılar 1947 ilkbaharının başında bizi Esir Kampının 339. Tali Bölümünden tahliye erciler ve söz verdikleri gibi, Reggio Emilia’daki sivil tehcir kampına getirdiler. Aversa’dakine benzeyen büyük ve çok kalabalık bir kamptı. Aversa’daki gibi, nöbet tutulan büyük kapılan, dört bir yanını binaların çevirdiği kare biçiminde geniş avlusu vardı. Binaların bazıları, özellikle öndekiler iki üç katlı yapılardı ama diğerleri uzun ahırlara ya da depolara benziyordu. Kısacası, akıl hastanesinden çok, kocaman bir askeri tesisi andırıyordu. Büyük dikdörtgen avlusu askeri talim alanı olarak kullanılabilirdi. Ancak kampın adına ve içinde yer aldığı şehre nedense Reggio Emilia deniyordu.
Kampa geldiğimizde bizi kırk kadar Kabardeyden oluşan bir büyükler grubu karşıladı. Bizim gibi, onlar da İtalya’nın Rimini şehrinde Amerikalıların başka bir esir kampının tali bölümünde tutulmuşlar, buradan tahliye edilerek bizden henüz birkaç gün önce bu kampa getirilmişlerdi.
Bu kampın kurallarına ve yönetmeliklerine göre, kapıdaki nöbetçilere kimlik kartlarımızı göstererek, gün içinde kampa girip çıkmakta özgürdük, ama akşamları dokuzda dönmeliydik. Sığınmacı aileler kamptaki evlere, bekârlar uzun ahırlara yerleştirilmişlerdi. Çerkeş grubumuzdan birçok bekârın yerleştirildiği, bir düzine farklı etnik gruptan sığınmacı-

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder