erotik online shop ve cerkes bilgisi55

erotik online shop ve cerkes bilgisi55

 Komisyon bizi sorgulamayı bitirip kamptan gidince, zorla vatana iadj edilme tehlikesinin en azından geçici bir süre için ertelendiğini, sonundj özgür dünyanın içinde bulunduğumuz durumu anlayıp bizi barındıran, ğını umarak, Aversa’daki sığınmacı yaşamımıza kaldığımız yerden devan, ettik. Bu umut, ne kadar zayıf, ne kadar az olsa da, mücadele etme ve yaşama isteği ve gücü verdi bize.
Pelus’la ben, doğal olarak işportacılık görevimize kaldığımız yerden ye. niden başladık, güney İtalya’da çok yol aldık, köyden köye, bölgeden bölgeye gidiyor, mallarımızı satıyorduk, durumumuz oldukça iyiydi, ara sıra iki gece otellerde kalıyorduk ama akrabalarımızla zaman geçirmek için eve dönüyormuşuz gibi, her zaman kampa ve arkadaşlarımıza dönüyorduk.
Bizi yeniden, bu kez Aversa’dan İtalya’nın Reggio Emilia bölgesine gönderecekleri söylendiğinde, komisyonun bizi sorgulamasından buyana aylar tasasızca geçmiş, hepimiz gevşemiştik. Bazıları, yakın zamanda bir bityeniği çıkabileceğinden kuşkulanarak, yine paniğe kapıldılar. Bu bit süre beni yine huzursuz etti. Ancak, sığınmacıların büyük çoğu paniğe kapılmak için hiçbir neden göremiyorlardı. Ayrıca bir güvencenin var olduğuna dair hiçbir belirti de yoktu. Kamptaki birkaç İngiliz askeriyle sivil yetkililerimiz normal davranıyorlardı. Ne de olsa, daha önce pek çok kez kamptan kampa taşınmıştık!
Bu neden farklı olacaktı.^ Komisyon bizi sorguladıysa ne olurdu? Potansiyel tehlikeyi göz ardı edip daha iyi olacağını umarak bunları düşünüyorduk. Bundan daha insanca ne olabilirdi ki?
Sonunda 1946 yazında bir gün trene bindik, Aversa’dan ayrılıp Reggio Emilia ya doğru yola koyulduk. Trenimiz, istasyonda değil, meyve bahçelerinin yanında bir açık alanda durmadan önce ne kadar yol gittiğimizi hatırlamıyorum. Sonra tren yavaş yavaş ters yönde gitmeye başladı, tren hattının iki yanında kesintisiz bir zincir gibi duran iki sıra Amerikan askerinin arasında durunca çok şaşırdık! Tren bizi,
tarzında çevrilmiş bir yere getirdi, tel örgülerle birçok birime ayrılmıştı, bazı birimlerde yanları açık hangarlar vardı. Amerikan askerleri hepsini aşırı derecede koruyorlardı. Boris, Pelııs ve ben birbirimize baktık. Kandırıldığımızı hepimiz biliyorduk ama çok geçti. Artık yapabileceğimiz bir şey yoktu. Arkadaşlarım solgun, üzüntülü ve suskun görünüyorlardı.
Bir hoparlör yayını başladı, değişik dillerde, adlarımız söylen inceye kadar trende kalmamız söylendi. Dikenli tellerle çevrilmiş yerler ve silahlı Amerikan askerleriyle sahne korkunçtu, özellikle bizler, bir yıldan biraz daha uzun bir süre önce Avusturya’nın Drau Vadisi’nde gerçekleşen zorla vatana iade edilmeye tanık olan ve o tarihten beri, ona benzeyen acımasız bir edimin kurbanı olma korkusuyla yaşayan, Sovyetler Birliği’nden gelen sığınmacılar için. Ancak çarpıcı bir fark vardı. Önce, sığınmacılar şiddet görerek Avusturya’ya zorla iade edilmeye katlanmışlardı. Bu kez oldukça edilgen, neredeyse boyun eğerek katlanıyorlardı. Belki bir yıldan daha uzun bir süre sürekli bu tehdidin altında yaşamak, onları bunu kabul etmeye koşullandırmıştı ya da belki bir şekilde yaşayacaklarını hâlâ umuyorlardı. Ancak çevrede görünen bütün belirtiler, gerekirse güç, askeri güç kullanılacağını anlatıyordu. Avusturya’da sığınmacılar zorla Sovyetler Birliği’ne iade edilirlerken etrafımızı çeviren Ingiliz askerleri gibi, şimdi İtalya’da Amerikan askerleri etrafımızı çevirmişti.
Etrafımızı çeviren Amerikan askerlerine bakarken, Ingiliz meslektaşlarının bir yıl önce Avusturya’da sığınmacıları zorla Sovyetler Birliği’ne iade ederken yaptıkları gibi, bize haince davranıp davranmayacaklarını merak etmekten kendimi alamadım. Ne de olsa, okuduklarıma ve duyduklarıma göre, Amerika dünyada özgürlüğü savunuyordu.
Hoparlör, tehcir edilenlerin adlarını söyleyerek yine bangır bangır bağırıyordu, Amerikan askerleri bizi ayırmaya başladılar, tel örgülerle çevrilmiş farklı yerlere götürdüler. Boris’le Pelus benden önce çağrıldılar. Sonsuza kadar ayrılıyormuşuz gibi ellerimi sıktılar. Etrafı çevrilmiş alanlardan birine yerleştirilmelerini seyrettim. Adım söylenmeden önce, Şeretlıko ailesinin bütün kızları çok yakında gerçekleşecek ayrılığı hissetmişler gibi bana sarıldılar, anneleri ise hızla, neredeyse telaşla sessizce dualar ederek oturuyordu. Sonra açık açık adım okundu: “Haşan Kadir!’’. Kızlar, özellikle de Nakar isterikçe çığlıklar atmaya başladılar. Annelerinin alnından öptüm, Muhsin’e sıkıca sarıldım, onlardan ayrılmaya çalıştım ama kızlar ağlıyorlar, bağırıyorlar, beni geri çekiyorlar, bırakmıyorlardı. Amerikan askerleri yük vagonuna atladılar, beni onlardan ayırdılar, Boris’le Pelus’un yerleştirildiği etrafı çevrilmiş aynı yere koydular.
Çadırlarda her birimizin yatağı, şiltesi, battaniyesi vardı. Günde üç yemekhanede yemek yiyorduk ama her nedense çoğu zaman açlık hissediyorduk. Çadırların bulunduğu alanda akarsu bulunmadığı için, hepimiz etrafı çevrili sahanın arkasında yer alan umumi tuvaletleri ve yıkanma yerlerini kullanmak zorunda kalıyorduk. Geceleri yüksek voltajlı elektri|( lambalarıyla ışıl ışıl aydınlatılan dikenli tellerden uzak durmak kofuluyla, etrafı çevrili sahanın içinde dolaşmakta ve oyun oynamakta özgürdük. Hafta sonları etrafı çevrili sahanın önündeki dikenli tellere yaklaşıp, Amerikan askerlerinin gözetiminde iki saatliğine bize satış yapmalarına izin verilen yöredeki İtalyan köylülerinden tereyağı, süt, peynir ve ekmelc gibi bazı şeyler alabiliyorduk.
Amerikan karargâh heyeti önceleri bu etrafı çevrili sahada her şeyi denetliyordu ama bir ay sonra denetim direktörü olarak bir Azerbaycan liderini atadı, tesiste disiplini sağlamak için güçlü kuvvetli bir düzineyi aşkın Tatar topladı. Amerikan karargâh heyeti, Goşfıj’in genç ve güzel kızı Tamara Nehay’ı da çevirmen olarak seçti.
Etrafı çevrili sahadaki diğer “tutuklulardan” farklı olan üç kişiden söz etmem gerekiyor, sanırım. Biri, Rasulzade adında zayıf ve uzun bacaklı, uzun boylu genç bir Tatardı. Çoğu kendisinden daha büyük ve daha güçlü görünen kalabalık bir ahbaplar grubuna her zaman kendi dilinde nutuk attığını görüyordum sık sık. Her gördüğümde bu gruba sesleniyordu, onlara ne anlattığını, onu neden bu kadar dikkatle dinlediklerini, onların komutanı mı yoksa çok sayılan bir prens mi olduğunu merak etmekten kendimi alamıyordum.
Diğeri daha önce söz ettiğim sarhoş serseri Hamid’ti. Artık onu sarhoş görmüyorduk, çünkü bu lanet olası yerde içki bulamıyordu ama her zaman dövüşmeye devam ediyordu. Gayet tuhaftı, ne dövüşçüye benzerdi ne de özellikle iyi dövüşürdü. Görünüşte, düzgün yüz hatları, beyaz teni ve ışıldayan mavi gözleriyle, orta boylu, sıradan, eli yüzü düzgün biriydi. Kısacası küfürler saçmaya başlamazsa serseriden çok beyefendiye benziyor-
du. Ancak, aslında iflah olmaz bir serseriydi. Zararsızdı ama aklına eseni yaparken ve birinin onun üzerinde otorite kurmasını elinin tersiyle iterken son derece sertti. Bu anlamda tam bir Çerkesti, bu yönünü beğenirdim.
Kurallarına uymaya yanaşmadığı için onu öldüresiye döven Tatar polislerin elinden defalarca kurtardık ama Hamid asla pes etmedi. Bunun yerine, sonunda Tatar polisleri onun iradesine karşı çıkamayacaklarına ikna edinceye kadar, aldığı cezaları umursamadan, disipline girmeyi sürekli reddedip, aklına koyduğunu yapmakta inatla ısrar ederek, gidip onlarla dövüşmeye devam etti. Tatar polisler zamanla ondan vazgeçtiler, onlara karşı avantaj sağlamaya başladı.
Bu sahnelerin en azından birini anlatayım. O tarihte biz “tutuklular” kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği için günde üç kez kuyrukta beklemeyi çoktan öğrenmiştik. Bu, etrafı çevrili sahada disiplinin ya da daha çok kuralların ve düzenlemelerin bir parçasıydı. İri yarı Tatar polisler hiç kimsenin bunu çiğnememesine dikkat ederek başımızda dururlardı.
Bir gün iki yüzden fazla kişi yemehanenin dışında kuyrukta bekliyorduk. Hamid’in, üzerinde yürüdüğü topraktan başka hiçbir şeyi ya da kimseyi görmek istemiyormuş gibi, kepini kaşlarının üzerine indirmiş, başını eğmiş, ellerini cebine iyice sokmuş geldiğini gördüğümde, daha çok kişi kuyruğa girmek için geliyordu. Hamid, kalabalığın selamına karşılık vermeye, hatta onlara bakmaya bile tenezzül etmedi. Kuyruğa gireceği yerde, yanlarından geçip yemehaneye yöneldi. Herkes bunun, Hamid’in güçlükle elde ettiği bir ayrıcalık olduğunu biliyordu. Biz durup ona bakarken, yanımızdan geçti, kapıdaki Tatar polislerden birine haince omuz atarak yemehaneye girdi.
Hepimiz, yemehanede bile kendisine ayrıcalık gösterileceğini iyi bilerek, cesaretini ve demir gibi iradesini takdir ettik. Hiçbir “tutuklu” şimdiye kadat ikinci porsiyon yemek almazken, hepimiz onun orada istediği kadar çok yemek aldığını birden çok kez görmüştük. Bunun nedeni basit ve belliydi: En güçlünün kuralı. Hamid, kim ikinci porsiyonu vermeyi reddederse, kafasını patlatırdı!
Bu tesiste yaşamımız ta başından beri hüzünlü ve tekdüzeydi. Hentbol oynamaktan ya da etrafı çevrili sahada dolaşmaktan başka yapabildiğimiz bir şey yoktu. Bu bile ancak gün içindeydi. Çadırlarımızda kalmak ya da satranç oynamayı öğrendiğim kulüpte birkaç saat geçirmek zorunda
kaldığımız geceler hüzün ve can sıkıntısı artıyordu. Büyüklerin baz özellikle Bibolet’le Rajid Mami, Yunıs Huako, Mahmud Kuij ve H
Natho — can sıkıntısından kumar bağımlısı olmuşlardı. Birçoğu saaı^'"'’'
yirmi bir oynuyordu. Belki kumara “sığınıyorlardı”, kumar yakında vatana iade edileceklerinden duydukları endişeyi gidermelerine ya^^^’ ediyordu, içine kapatıldığımız bütün esir kampı tali bölümünün doğ,'*' bu zamanın yakın olduğunu kuvvetle sezdiriyordu.
Üçüncü ilginç kişi Tahtamukaylı Paşe Yedige’ydi. Bu etrafı çevrili
bada kaldığımız süre boyunca bizler —genç Çerkeş grubu- onu kurtaf, cı olarak gördük. Kırklı yaşlarda, güçlü kuvvetli bir sarışın, Çerkeş ha|j( hikâyeleri, efsaneleri, şarkıları ve Nart Destanı konusunda zengin reperm. varıyla yetenekli bir anlatıcıydı. Bu olağanüstü yeteneğini keşfedince, het akşam onu görmeye çadırına gidip hikâye anlatmasını istemeyi alışkanlı|( haline getirdik. Folklorumuza ilgimizi çok takdir ederek, Çerkeş konukseverliğine özgü bir sıcaklıkla bizi her zaman hoş karşılıyor, her akşam gururlu aralarımızın eski şanlı günlerine dair büyüleyici, bilgilendirici hikâyeler aktarıyor, onurumuza, ağırbaşlılığımıza ve özgürlüğümüze yaşamdan daha çok değer vererek, bizi onlarla beraber yaşatıyordu. Akşamları bu deneyimi dolaylı edinsem de, bana Çerkeş olduğumu hatırlatıyor, her ne pahasına olursa olsun özgürlüğüme kavuşma kararlılığımı daha da artıyordu. Sonuçta, nöbetçilere bakıp nasıl kaçacağımı düşünerek, etrafı çevrili bu sahada sık sık dolaşmayı alışkanlık edindim.
Paşa, net ama yavaş konuşan, dilbaz bir adamdı. Olayların gelişiminin canlı bir resmini çizer, bizi her hikâyenin içine çeker, olaylardaki kişileri bize hissettirir, birlikte yaşatır, birlikte hareket ettirirdi. Repertuvarının çok zengin olması da şaşırtıcıydı. Etrafı çevrili bu çirkin sahaya hapsedildiğimiz on bir ay boyunca her gece bize değişik bir hikâye anlattı. Yalnızca bu kadar da değil. Her hikâyeye başlamadan önce bize kaynağını, kaç uyarlaması olduğunu, nerede ve kimden duyduğunu da söylerdi.
Bir defasında bütün bu hikâyeleri nasıl öğrendiğini sorduğumuzda, çocukluğundan beri her gece gittiği, kapıda oturup, her zaman dolup taşan Çerkeş konukların ve masalcıların anlattıkları öyküleri ve şarkıları dinlediği, babasının p^eralı^^^ olduğu konukevinde öğrendiğini söyledi.
Müttefik Yurtdışı Sefer Kuvveti Komisyonu
Müttefik Yurtdışı Sefer Kuvveti Komisyonu, korkularımızı doğrularmış
136 Pşerah - Genellikle bu ad Çerkeş yolcuların genç yol arkadaşlarına verilirdi ama bu içerikte görevli ya da yönetici anlamına geldiği bellidir.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 221
gibi, kısa süre sonra peşimizden bu etrafı çevrili sahaya geldi. Bizi Aver-sa’dakinden daha ciddi bir sorgulamaya aldılar. Bu hepimizi korkutuyordu, bu askeri soruşturmacıların karşısına çıkmak için çağrılacağımız andan ürküyorduk. Genellikle komisyon, iddialarımız karşısında, kim olduğumuzu ortaya koymak, özellikle de Sovyetler Birliğinden gelen sığınmacılar olduğumuzu kanıtlamak için yakın işbirliğine girmiş Müttefik kuvvetlerin temsilcilerinden oluşuyordu. ABD ordusunun askeri karargâh heyetinin yönettiği, savunduğu ve denetlediği bu etrafı çevrili sahaya yerleştirilmemizin asıl nedeninin bu olduğuna inanıyorduk. Bütün bu masum sığınmacıların - kadınları ve çocuklarıyla birlikte- İtalya’nın Pisa şehrindeki bu çirkin ve acayip esir kampının 339. Bölümü’ne konmalarının, kırıcı ve yıldırıcı askeri sorgulamalara yeniden tabi tutulmalarının başka bir gerekçesini bulamıyorduk.
Bu anlamsız ve içler acısı duruma maruz kalınca, Aversa’daki gibi, sorgulamaların yürütüldüğü uzun barakaların kapısında her gün beklemeye, sorgulananlarla konuşmaya, bu duruma nasıl göğüs germemiz ve sorgulanmak için içeriye çağrıldığımızda ne dememiz gerektiğini anlamaya çalıştık.
Hepimiz sorgulama anından, fiilen Sovyetler Birliği’ne zorla iade edilmekten daha çok korkuyorduk belki. Sorgulamadan geçmiş, yılmış sığınmacıların solgun, korkmuş yüzlerini görmek bile, bizim için korkutucu bir deneyim, sabrı zorlayan çetin bir sınavdı. Ama hazır olup buna göğüs germekten hiçbir seçeneğimiz yoktu.
Sonunda sıram geldi, adım söylendi; Haşan Kadir... Paşe Yedige’den dinlediğim en iyi Çerkeş kahramanlarını düşünerek, yılmamaya kararlı, içeriye girdim. Önce başlıca işleri kimlik kartımı kontrol etmek ve adımın doğruluğunu belirlemek gibi görünen Amerikalı ve İngiliz subaylarının oturdukları masalara yönlendirildim. Bundan sonra Kızıl Ordu subaylarının oturdukları masaya yönlendirildim. Kaba ve kendilerini beğenmiş şekilde benim Türk Haşan Kadir değil, Rusyalı sığınmacı olduğuma dair ağzımdan laf almaya çalıştılar. Tepkimi görmek ya da ağzımdan Rusça bir sözcük kaçırmaya zorlayarak, açıkça hakaret ve taciz ettiler. Müttefikleri bunu eğlenerek, kahkahalarla izliyorlardı ama ben dillerini anlamı-yormuşum gibi davrandım. Birçok kez beni aşağılayarak kovdular, bunun için onlardan daha çok nefret
saatlerinde ve akşamları sis basıyordu. Ortalığı aydınlatan elektrik baları ne kadar güçlü olursa olsun, kulelerdeki askeri nöbetçiler ve djkç|^|‘ teller hiç görünmüyordu. Bu iğrenç kamptan kaçmak için bu uygu^j^.' zamandı. Çiti oluşturan iç içe geçmiş dikenli tellerin bazısı yukarı kaljj, rılıp yukarıdakilere tutturulursa, çitten sürünerek çıkılabilir, toprak yo), dan karşıya geçip yandaki sık ormana koşup sığınılabilir, diye düşündiim]
Bu fikrin heyecanıyla ve arkadaşlarımın buna olumlu bakacaklarmj güvenerek, bir akşam planı Boris, Pelus ve Hamide anlattım. Beğenmemeleri bende büyük düş kırıkhhğı yarattı. Beni soğukça dinlediler, buna denersek Amerikan askerlerinin makineli tüfekleriyle bizi delik deşik edeceklerini söylediler!
Duygularını incitmemek için, “Yalnızca bir fikirdi” dedim. Artık benim tanıdığım arkadaşlar gibi gelmiyorlardı. İçlerinde bir şey değişmişti. Onlarla tartışmanın yararı yoktu.
İtiraf edeyim, büyük düş kırıklığına uğramıştım, cesaretim kırılmıştı. Yine de sahada her zamanki gibi dolaşıyor, kaçmanın bir yolunu arıyordum. Bu arada Pelus’la ben, İtalyan köylülerinden her hafta yiyecek alarak küçük servetimizi bitirdik. Bu nedenle, Boris’le birlikte geceleri hmızlık yapmaya, özellikle para, yiyecek ve yiyecek alabilecek ya da takas edebilecek bir şeyler çalıp Pelus ve Beçmız Jamırza yla paylaşmaya başladık.
Beçmız Jamırza, Boris’le bana Siaslanher^^^ diyordu. Bizi Arapça-Kuran’daki Arapça- bilgisiyle de etkiliyordu. Bize söylediği bazı sözleri ve bunları söyleme biçimini de hâlâ hatırlıyorum. “Arapça ‘Ahtaris min ahsantu ileyheeel’ sözünü biliyor musunuz, Siaslanher?” diye soruyor, gülümseyerek zekice ışıl ışıl parlayan kahverengi gözleriyle bizi dikkatle inceliyordu.
Doğallıkla bilgisizliğimizi itiraf ediyorduk. “Yakın dostuna dikkat et. Yoksa sırlarını öğrenip sana karşı kullanır! demektir” diyordu. Yalnızca sözleriyle değil, söyleyiş biçimiyle de bizi her zaman etkiliyordu.
Müttefik komisyonlarının tekrarladıkları, göz korkutan askeri sorgulamalara bizi maruz bıraktıkları bu esir kampı tali bölümünde böyleceaylar geçirdik. Biz, geceleri soğuktan ölümüne üşürken ve günde üç kez bizi beslemelerine karşın her zaman açken, yaz yerini sonbahara bırakmış, kış gelmişti. Isınabildiğimiz tek soba kulüpteydi. Boris’le ben birer tuğla bul-
137 Siaslanher — Aslanlarım.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA’YA 2.2.3
duk. Akşamlan bunları kulübe götürüyor, sobada ısıtıp çadıra getiriyorduk. Isınmış tuğlaları sıcak tutsun diye battaniyelerimizin altına koyarak uyuyorduk. Buna karşın, sabahları yine de o kadar üşüyerek uyanıyorduk ki uyanır uyanmaz umumi tuvaletlere koşup soğuk duş almayı, sonra da ısınıncaya kadar kampın etrafında koşmayı alışkanlık haline getirdik.
Kaçmak için Tünel
Bir akşam her zamanki gibi, bir kaçış yolu bulmaya çalışarak, bekârların çadırlarıyla dikenli tellerin arasındaki boş alanda yürürken, biri omzuma dokundu. Arkama dönüp baktım, genç Tatar lideri Rasulzade’ydi. Dostça gülümseyerek, “Ne düşündüğünü biliyorum!” dedi.
Dostça tutumuna şaşırarak, “Mükemmel bir yetenek! Kutlarım!” dedim, yürümeye devam ettim.
Bana katıldı. Yanımda yürüyerek, “Kaçmanın yolunu arıyorsun” dedi.
“Öyle mi?”
Kendinden gayet emin ve aynı gülümsemeyle bana bakarak, “Sanırım, benim daha iyi bir fikrim var!” dedi. Almancayı iyi konuştuğunu, Amerikalıların hasta sığınmacıların tedavisi için haftada bir kampa getirdikleri Alman savaş esiri doktorla iyi arkadaş olduğunu söyledi. Hasta sığınmacılar için tecrit edilmiş, dikenli telin yanındaki çadırları göstererek, “Bizi oraya koyması için onu ikna edebilirim” dedi. “Bu çadırlardan bir gecede tünel kazıp kaçabiliriz! Yalnızca sen ve ben! İstersen, Alman doktorla bunu ayarlayabilirim.”
Yüzünü inceledim, gerçekten buna niyetlendiğini anladım, elini sıktım, ayrıldık.
Ertesi haftayı sabırsızlıkla bekledim ama Rasulzade’den hiçbir haber çıkmadı. Ne olduğunu anlamak için ona gittim, Amerikalıların Alman doktoru artık kampa getirmediklerini söyledi, düş kırıklığına uğramıştı.
Bundan sonra kampta Rasulzade’ye sık rastladım ama artık planı hiç tartışmadık, hatta sözünü bile etmedik.
Bu arada Rasulzade’nin bana verdiği tünel kazıp kaçma fikrini düşünüp duruyordum. Hastaların çadırları çitten bir metre kadar uzakta bulunsa da, tüneli bu çadırlardan başlayarak kazmak söz konusu olamazdı. Dikenli tellerden kırk metre kadar uzaktaki yıkanma yerlerinden kazıl-malıydı. Ama nasıl?
nın tamamı elektrik lambalarıyla iyice aydınlatıldığı için bu iş olabi|(j ğince az hareket ederek yapılmalıydı. Diğer sorun, tünel kazarken çıkacal; toprağı ne yapacağımızdı.
En sonunda bunlara çözüm buldum. Projenin her ayrıntısından hoş. nut olarak, arkadaşlarımı kenara çekip projeyi ayrıntılarıyla anlattım Hepsinin planı onaylaması beni şaşırttı, tüneli bitirip kaçı ncaya kadar her gece, gece yarısından gün ağarmcaya kadar çalışmaya karar verdik.
Tüneli bir metre genişliğinde, bir buçuk metre yüksekliğindeyapmaya karar verdik. Böylece kemerin üzerinde en azından altmış santim kadar toprak daha kalacaktı. Bu derinliğin bizi çok sayıda ağaç köküyle karşılaşmaktan kurtaracağını, tüneli çökmekten koruyacağını düşünüyorduk. Dolayısıyla, önce tuvaletin içinde üç metre derinlikte bir çukur kazdık, çite bakan duvarın dibinde platform işlevi görecekti bu; birimizin burada ayakta durup hareket edecek alanı olacaktı.
Basit birkaç aletle çalışmaya başladık. Sapsız bir çapa, ampul takılı bir elektrik kordonu, diğer uçlardaki iki kişinin döndürebileceği, her dönüşünde, üzerine tutturulmuş iki branda torbanın, aynı anda birini gönderen, diğerini getiren iki uzun telefon kablosu makaraları.
Sonra aramızda iş bölümü yaptık. Boris ve ben elektrik ışığıyla çapayı kullanarak, sırayla tüneli kazacaktık. Ayub Şaman çukurda kalacak, tünelden kazılan toprağı alacak, Muhdin Beretar’a verecekti. Muhdin Bete-tar toprak torbasını kablo makarasına bağlayacak, Hamid’le Pelus toprağı çadıra çekip, çadırların ahşap zemininin altına serecekti.
İş şöyle yapılacaktı. Örneğin, ben tüneli kazarken branda torbaya toprağı dolduracak, telefon kablosu makarasını sarsacaktım. Ayub Şuman kazılan toprağı tünelden tuvalet çukuruna çekecekti. Sonra Muhdin Beretar onu alıp kablo makarasına bağlayacak, Hamit’le Pelus çadırlara çekip toprağı çadırların ahşap zemininin altına serecekti, dolayısıyla çadırdan çadıra gidecekti.
Böylece tüneli kazmaya başladık, iş konveyör sistemi gibi düzgün ilerliyordu. Tüneli kazmama kimi zaman Boris, Ayub ya da Muhdin yardım ediyorlardı. Uzunluğu günbegün etkileyici bir biçimde artıyordu
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 22-5
Hamid’le Pelus, çadırdan çadıra gidiyor, çadırlarda yaşayanlara çalışmayı kimseye duyurmamalarını söylüyor, toprağı ahşap zeminlerin altına saklıyor, zemini kaplayan ahşap döşemeleri düzgünce yerine koyuyorlardı.
Birkaç gün sonra bütün arkadaşlarım, tünelde nefes alamadıklarını iddia ederek, tünele girip kazmaya yanaşmadılar. Özrün içtenliğinden kuşkulandım ama yapabileceğim fazla bir şey yoktu. Sırt üstü yatarak saatlerce tünel kazmak kolay iş değildi kuşkusuz. Özellikle daracık tünelde elektrik ampulünün ışığı ve sıcağı çok rahatsız ediyordu. Ancak, onların sorununun nefes alma olmadığından emindim. Sorun korkudan kaynaklanıyordu; tünelin çökmesinden, toprak altında kalmaktan, boğulmaktan korkuyorlardı. Tünelde çalıştığım her an ben de sürekli aynı korkuyla yaşıyordum ama bunu aldığımız riskin bir parçası sayıyordum.
En sonunda tüneli kazmak tamamıyla benim omuzlarıma yıkıldı. Günlerce yorulmak bilmeden çalıştım, kazdım, torbaya toprak doldurdum, defalarca dışarı gönderdim ama sonra bir şok yaşadım. Bir gün torbaya toprak doldurdum, her zamanki gibi kabloyu sarstım ama karşılık veren olmadı! Bir süre bekledim, tekrar tekrar sarstım.
Bir terslik olduğunu anladım. Aksi takdirde Boris ya da Pelus kuşkusuz benimle irtibata geçerdi. Kesinlikle bir terslik vardı... Yorgun, çok aç ve susuz olsam da, biraz daha beklemeye karar verdim, uyudum, uyandım. Yine hiçbir ses ya da hareket belirtisi yoktu.
Elektrik kordonuyla ampulü aldım, girişteki ışığı görünceye kadar geriye, tünelin ağzına doğru sürünerek gittim. Işığı söndürmek için ampulü gevşettim, dinledim. Yakınlarda hiç ses yoktu. Sürünerek tünelin ağzına daha çok yaklaştım, dışarı baktım. Elektrik ampulleri yanıyordu ama ses ya da hareket yoktu. Sonra çukurun üzerinin kapatılmadan bırakıldığını fark ettim. Demek arkadaşlarım onu kapatacak zaman bile bulamamışlardı! Çukurdan dışarı baktım, kimseler yoktu. Parmaklarımın ucunda yürüyerek umumi tuvalete gittim, buradan dışarı baktım. Etrafı çevrili saha yer yer karla kaplıydı, hava soğuktu ama her şey uykuda gibiydi. Gece yansını çoktan geçmişti, hatta gün ağarmak üzere olmalıydı. Öla-bildiğince hızlı barakama koşup içeri daldım. Pelus’la diğer arkadaşlarım derin uykudaydılar ama Boris yoktu. Yatağı boştu.
Gidip Pelus’u uyandırdım, Boris’i sordum. Amerikan askerlerinin onu yakalayıp götürdüklerini söyledi.
Bunu duyduğuma üzüldüm, bir şekilde kendimi suçladım, çünkü bu işe onu ben bulaştırmıştım. Amerikalıların onu nereye götürdüklerini, konuşturup konuşturamadıklarını düşünerek uyudum.
2.2.6 KADİR NATHO
Ercesi sabah Boris’in, sahanın “aile” bölümünde ayrı bir çgj] sedildiğini gördüm. Çadırı dikenli telle diğerlerinden tecrit ecî'? V başında silahlı bir Amerikalı nöbetçi bekliyordu. Pelus, Haırty' önünden geçtik, birbirimizle tartışıyormuşuz gibi Boris’e, kendisine^'''1 davrandıklarını sorduk. Kendi dilimizde bağırdı, soğuktan dond ama cezasının bir parçası olarak kendisine battaniye vermeye yana^^*'*' dıklannı söyledi.
Kısa süre sonra Müttefik Komisyonları’ndan birkaç generalle bifjj üye Esir Kampı 339. Tali Bölümü ne geldi, etrafı çevrili sahayı inceledj/^ Toprağı nereye ve nasıl taşıdığımız kadar, yaptığımız tünelin neredey^ç dikenli tellere kadar geldiğini de buldular. Projeye şaşırdılar... Özellildç kimin yaptığından çok, gerekli aletler olmadığı halde tünelin kalitesi i|gj lerini çekti. Boris’i yokladılar, sorular sorup durdular.
Boris’in aldığı ceza ancak birkaç gün sürdü. Amerikalıların etrafı çey. rili sahanın direktörlüğüne atadıkları, bizi ihbar ettiğinden kuşkulandığı, mız yaşlı AzerbaycanlI lider, açlık grevi duyurusu yaptı, zorla vatana iade edilmenin çilelerini çekmektense aç kalmayı yeğledi. Ancak Esir Kampı, nın 339. Bölümü’nden sorumlu Amerikan yetkilileri, onun bu seçimini uygulamasını bile kabul etmediler. Onu sağ tutmak ve Yalta Konferansı Antlaşması’na bire bir uyarak komünist rejime teslim etmek için yapay beslemeye başladılar. Dayatıcı kişiliğiyle Yosif Stalin, bu antlaşmada Müttefik kuvvetlerin -Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Fransa-yumuşak başlı liderlerinden, II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra bütün sığınmacıların ve savaş esirlerinin Sovyetler Biriliği’ne iade edilmesi vaadini koparmıştı.
erotik online shop

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder