erotik online shop ve cerkes bilgisi44
İngiliz atasözü, “Zorunluluk keşfetmenin anasıdır” der. Ben daha “tütün kaçakçılığından” haberdar olmadan önce, cep harçlığı edinme gerekliliği Aversa’daki bazı sığınmacıları bu riskli girişime itmişti. Bu işe girmekten korkan diğerleri, bu “kaçakçılardan” tütün ve İtalyan pazarından hazır sigara kâğıtlarıyla boş paketler satın alıp, biraz para kazanmak için kamptaki odalarında sigara yapmaya çoktan başlamışlardı. Kısacası, Aversa’daki tehcir kampı küçük bir tütün fabrikasına dönüşüyordu.O tarihte Aversa’dayeni tanıştığım Çerkeslerle diğerleri, teğmen rütbesiyle Kızıl Ordu’da hizmet eden Adıgeyli Ahumteç Jamırza’yla Ukraynalı eşi Vera; Kabardey Ali Şukay; “plus” sözcüğünü doğru telaffuz edemeyen, telaffuz etme biçimi nedeniyle Pelus adı takılan, Dağıstan Üniversitesi’n-de matematik öğretmenliği yapmış, uzun boylu, güçlü kuvvetli Saleh’ti. Daha sonra iyi arkadaş olduk. Boris Koble, Ruslan ve Edik Başta (Bjasso) ve ben, Ayub Şuman’la Ali Şukay’ın İtalyan eşleri Jana’yla Maira’ya hoş geldin partisi vermiştik. Savaştan hemen sonra İtalyan partizanlarının ayırdığı kocalarına katılmak için Avera’daki kampa gelmişlerdi.
madiğini görünce çok şaşırdım. Çerkeş arkadaşlık bağının ne kadar olduğunu bilmiyorsanız, ne kadar büyük düş kırıklığına uğradığım, layamazsınız.
Onun yanaşmaması kararlılığımı artırdı. Ertesi sabah Muhsin Şere,. lıko’dan gerekli masraflar için biraz borç ve tek mal varlığım olan blıvc. rengi Alman çizmelerimi aldım, trene bindim, Lechi’ye gittim.
Lechi’de çok az bir ücret karşılığında nazik yaşlı bir Italyan çiftinde bir gece kaldım, güzelce kurutulup paketlenmiş altın tütün yapraklarıy. la çizmelerimi takas ettim. Paketi düzgünce belime bağladım, Aversayj döndüm. Biraz araştırma yapıp iki gün sonra tütünü ince ince kesip Pc-lus’un yardımıyla kilosunu 1.250 lirete sattım. Bir sonraki gidişimde İh Amerikan subayı pantolonuyla, bir çift yepyeni yarım çizme alıp, Lechi’de iki katına sattım. Kuşkusuz bu, tütünden elde ettiğim kâra eklendi Lechi’ye ikinci gidişimden sonra, Muhsin’den ödünç aldığım parayı geri ödemeye yetecek, bir sonraki gidişimin gerekli masraflarını çıkaracak ve yaşamımda ilk kez kendime fazla olmasa da bir şeyler alacak param vardı! Ayırabildiğim para ancak ya pantolon ya da ayakkabı almaya yeterdi, dolayısıyla, belki en pahalı değil, kaliteli, iyi mal olmalıydı.
Ayub’un soylu, genç Italyan eşi Jana’nın bir akşam kendisine akıl danıştığımda bana söylediklerini asla unutamam. “Bu durumda Kadir' demişti, “ayakkabı almalısın diye düşünüyorum. Pantolon alırsan, paramparça olmuş eski ayakkabılarınla korkunç görünür ama pantolonun yamalı bile olsa yeni ve temiz ayakkabılarınla şık görünürsün.” Öğüdünü tuttum ve asla pişman olmadım. Kesinlikle haklıydı, sanıyorum.
İngiliz Subaytntn Bizi İtalyan Polisinden Kurtarması
Tütün kaçakçılığına girdiğimden bu yana üç dört aydan fazla geçmi} olmalıydı, durumum gayet iyiydi. Napoli ve Roma’dan Amerikan askeri kıyafeti (daha çok ayakkabı, pantolon ve ceket) alıyor, Lechi’ye götürüp satıyordum, oradan da Aversa’ya tütün kaçırıyordum. Hatta kimi zaman
ÇERKESYA'DAN AAAERIKA'YA İ07
Aversa ve Napoli’yle bunların çevresinde, sığınmacıların yaptıkları sigaraları satıp iyi kâr ediyor, parayı kendime, kızlara ve arkadaşlarıma cömertçe harcıyordum. Kısacası, Ahumteç Jamırza yanıma geldiğinde artık değişmiştim. Kampta iyi giyinen, hali vakti yerinde bir genç olmuştum.
Eskiden Kızıl Ordu’da teğmendi. Yirmili yaşların sonunda, çok düzgün görünüşlü bir gençti. Siyah saçlı ve esmerdi, ince uzundu, çok hızlı konuşurdu, entelektüel bir görünüşü vardı, davranışları kibardı. Ne yaptığımı biliyordu, kampta kendisinin ve ailesinin yaptığı dört valiz dolusu sigarayı satmasına yardım etmemi istedi. Eşine, çocuklarına, yeğenine ve ağabeyi Haşav Jamırza Roma’da cezaevinde yattığı için, yengesine destek olmak için paraya ihtiyacı olduğunu söyledi.
Ona yardım etmek istemediğimden değil, son zamanlarda başka birinin ortaklığının sıkıntısını çekmeden riske girmeyi yeğlediğim için bir ay kadar ona iyilik yapmaya yanaşmadım. Ama sonunda, yakalandığımız takdirde benim onu, onun da beni tanımaması koşulunu kabul ederse, sigaraları satmasına yardım etmeye razı oldum.
Koşulu kabul etti, bir sabah erkenden dört valiz dolusu evde yapılmış sigarayla birlikte kamptan çıktık. Elektrikli trenle Napoli’ye gittik. Buradan trenle Vezüv dağına gidip on dört paket dışında hepsini müşterilerimden birine sattık. Müşteri yanında yeterli nakip para olmadığı için sigaraları bize geri verdi, sigara içen Ahumteç onları yanına almayı yeğledi.
Sonuçta sigaraları aramızda paylaştık. Yakalanırsak polise, bize kampta sigara verilmediğini, içmek için aldığımızı söylemeye karar verdik. Trene binip yola koyulduk. Öğleden sonra erken saatlerde Napoli’ye geldiğimizde, Ahumteç’ten önce trenden inmiş, yerel polisle dolu istasyonun kapılarından henüz geçmiştim ki Ahumteç, “Kadir! Kadir!” diye arkamdan seslendi. Ben de geri dönüp baktım. “Tutuklanırsak ben seni tanımıyorum, sen de beni tanımıyorsun!” anlaşmasını herhalde tamamıyla unutmuştuk.
Polis hemen beni de aldı. İki polis bizi en yakın karakola götürüp içeri attı. Karakol tutuklanmış insanlarla, özellikle kadınlarla doluydu. Bir polis kapıda duruyor, bir polis memuru sağ köşedeki masada oturuyordu. Ahumteç’i önümden geçirip bu masaya getirdiler. Polis memuru sigaraları valizden çıkarmaya başladı. Ahumteç onları kapmaya çalışınca polis ona bir tokat attı, hemen kelepçeleyip masanın önündeki duvarın dibinde duran uzun sıraya fırlattılar.
Masaya doğru atıldım, polisi bir yumrukta yere devirdim. Öbür polisler üzerime atladılar, boğuşmaya başladık. Kısa süre sonra, yerden kalkan
olduğumuzda ısrar ederken, polisin bu sorgulamaları sırasında Ak ağzından tehlikeli bir şey kaçırdı; Rusyalı sığınmacı olduğunu söyiç^j' Büyük bir hata yapıp ağzından kaçırmıştı ama polis bunu duy(juğ„|j| pek sevindi! Hemen telefonun ahizesini kaldırıp Rus elçiliğini aradı, onlara teslim edecek, bunun için ödül alacaktı. Neyse ki saat geceyaris^j yaklaşıyordu; belli ki elçilikte polis memurunun telefonuna cevap ve,cc,], kimse kalmamıştı.
O tarihte İtalyan halkının ezici çoğunluğu ateşli komünistti ve So,. yet rejiminin üzerlerindeki etkisi büyüktü. Söylentilere göre bu, Italyaı, komünistlerini ve polisi Rusyalı sığınmacıları Sovyet yetkililerine leslijj etmeye teşvik ediyordu, işbirlikçiler belli bir parayla ve otuz kilo beya, unla ödüllendiriliyordu! Dahası Sovyetler Birliğinin ya da daha doğrusu komünist rejimin kendi vatandaşlarını açlıktan öldürüp, dünya proletar-yasını yanına çekmek için beslemesinin doruğa ulaştığı zamandı.
Her neyse, kendimizi ansızın gerçekten tehlikeli bir durumda bulmuştuk. Ödülünü almayı kafasına koyan polis memuru Rusya elçiliğini sürekli arıyordu. Bir iki saat içinde olmasa da, sabah bizi Ruslara tesliu edeceğinden ikimiz de emindik. Orada hiçbir şey yapamadan, elkrinıiı bağlı oturup seyretmemiz acı vericiydi. Ama sonra bir mucize oldu!
Saat on bir sularında apoletlerinde üç yıldız parlayan, uzun boylu biı İngiliz subayı karakola geldi. Fırlayıp yanma koştum. İtalyanca, “Lütfen efendim, bizi kurtarın” dedim. “Biz, Aversa kampındaki sığınmacılara. Bu polis memuru içmek için aldığımız sigaraları bizden aldı ve bizi teslim etmek için sürekli Rusya elçiliğini arıyor. Lütfen efendim, bizi bu kara koldan götürün, kurtarın!”
Durup bana baktı. Yalvardığım sesimin tonu dokunaklı olmalıydı. Bana katılan Ahumteç de başını sallıyordu. Subaya kimlik kartımı gösterip, “Aversa kampı” diye tekrar ettim.
“Sigaralar?” diye sordu,
“Evet” dedim, “her birimizde yedi paket. Lütfen bizi buradan götü rün. Yoksa bizi Ruslara verecek.” Parmağımla İtalyan polis memurunu gösterdim.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 20Ç
“Rus elçiliği?” diye sordu. Muhtemelen Italyancası azdı.
ikimiz de bir ağızdan, “Evet, evet!” diye bağırdık.
İngilizce konuşarak bomba gibi patladı, bizi kelepçeletden kurtarmalarını sağladı. Onlara sigaralarımızı ve valizlerimizi geri verdirdi, bizi karakoldan çıkardı, cipine bindirdi, gecenin karanlığında hızla uzaklaştık.
Subaya hitap ederek, “Teşekkürler efendim, bizi kurtardığınız için!” dedim ama cevap vermedi,
Ahumteç, “Kadir! Kadir!” dedi. “Polisin bana tokat attığını lütfen kimseye söyleme!”
Çok utanmış ve endişelenmiş görünüyordu.
“Kapa çeneni” dedim. “Aptalca söylediğin sözden sonra bizi komünistlere teslim etmediklerine şükret!”
Ingiliz subayı bizi Aversa’ya getirdi, kampın nöbet tutulan kapılarından geçip içeri girinceye kadar bizi bekledi, el salladı, biz ona bol bol teşekkür etmeye devam ederken hızla uzaklaştı.
Pelus’la İşportacılık
Bir gün Dağıstanlı matematik öğretmeni Pelus’la Napoli şehrinde dolaşıyorduk. iplik, kurdele, iğne, tarak, ayna vb. satan, bloklar halinde kümelenmiş toptancı dükkânlarına rastladık. Pelus büyülendi. Beni dükkânlardan birine sürükledi, malları tek tek seçmeye başladı, satıcıya sonra da dükkân sahibine fiyatlarını sordu. En sonunda, dükkân sahibine uyanık bir iş adamıysa, gelecekte her gün alışveriş edecek potansiyel müşterisine önemli bir indirim yaparak son fiyatı vermesini söyleyerek onu şaşkınlık içinde bıraktı. Pelus, üzerine basa basa ve otoriter bir tavırla, “Yoksa” dedi, “aynı pazarlığı komşularınla yapmak zorunda kalırım!” Kendisinden kısa boylu ve daha esmer olan Napolili iş adamına bakarak, emir veren bir poz takındı.
Sinmiş ve kafası karışmış iş adamı ne yapacağını bilemez halde yanında kule gibi duran Pelus’a baktı. Bu arada uzun boylu, sarışın, asker tıraşlı Pelus’un koyu renkli güneş gözlükleri alnının üzerinde duran hali de pek etkileyiciydi!
Sonunda iş adamı, “Yüzde 5 indiriyorum” dedi.
Pelus iş adamına, her gün alışveriş edecek, deneyimli, potansiyel bir müşteriyle konuştuğunu hatırlattı, yüzde 40 indirim yaptırıncaya kadar tartıştı. Kuvvetle el sıkışarak anlaşmayı mühürlediklerinde, iş
Dükkândan çıkınca Pelus bana döndü, çok heyecanlıya, « dedi, “gerçek bir hazine bulduk! Bana katılırsan, küçük bir serv biliriz bu işten!”
Ona tütün işi yaptığımı hatırlattım ama pes etmeyecek kadarı canlıydı. Tütün işinin riskine işaret etti ve kendisine katılarak, yak^j^''
Kıbrıs’a sürgün edilme riski bulunmayan bu daha emniyetli alanda kazanmayı en azından kısa süreliğine denememde ısrar etti. Son d^^'* heyecanlı bir durumda bana bakarak, “Kadir, dostum” dedi, “bu para kazanacağız! Bunu iliklerimde hissediyorum. Arkadaşlığımızın [,j^' rina bana katıl... yalnızca kısa bir süre. Lanet olası tütün işine istedj^j^ her zaman dönebilirsin!”
Arkadaşımın söylediklerine içtenlikle inandığını anlayarak, sonund, pes ettim. “Peki, Pelus” dedim, “ne istiyorsan yapalım.”
Elimi yakaladı, minnetten coşarak sıktı, sürekli yeni işten konujaral; bana içki ısmarladı.
Ertesi gün yine Napoli’deki toptancıya gittik, dört valize iğne, iplik kurdele, broş, tarak, küçük ayna, pudra kutusu vb. doldurduk. Mallarımı, zı alıp dışarı çıkınca Pelus bana bir sırt kayışı verdi, yakında bir yerden iki kilo kadar çeşitli şekerlemeler alıp ceplerine doldurdu. Sonra Napoli’den elektrikli trene binip varoşlardan birine gittik, dolu valizleri taşıyarakyü-rüdük. Uzun boylu, etkileyici, koyu renkli güneş gözlükleri alnında par layan Pelus önden gidiyordu, arkasında yürüyen ben, onun yanında cüce gibi kalıyordum.
Ansızın yüksek perdeden bağırdığım duydum: “Çirh, çerhiyeviç, çir hiçye-e-e! Roba Amerikana! “Çirh, çerhiyeviç, çirhiçye-e-e! Roba Amerikana!” Bu düzgün görünüşlü, iyi eğitimli, olgun adamın böyle bağırmasına şaşırdım. Üstelik söylediklerinin hiçbir anlamı da yoktu. Bizde ya da onda Amerikan eşyaları bulunduğu anlamına gelen Roba Amerikm dışında, ilk üç sözcüğün herhangi birinin hiçbir anlamı yoktu.
Çevredeki çocuklarla gençler doğal olarak koşup çevremizi sarmaya başladılar. Pelus bağırmaya devam ediyor, ara sıra cebinden birkaç şekerleme çıkarıyor, çığlık atıp gülerek peşimizden gelen büyülenmiş çocuk kalabalığının ortasına atıyordu. Biz sokaklarda yavaş yavaş yürürken, Pelus aynı anlamsız sözcüklerle durmadan bağırıyor, sayıları giderek attan çocuklara şekerlemeler atıyordu. Çevredeki kadınlarla erkekler koşarak gelip çocuklarına katılmaya başlamışlardı. En sonunda, çevremizdeki kalabalık arttığında Pelus valizleri kaldırıma attı, amatör tiyatrolardaki gibi
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 211
inanılmaz bir gösteriyle açtı, içlerindeki çeşitli mallan çıkarmaya başladı. Aynı anlamsız sözcüklerle bağırıyor, fiyatlarını söylüyor, bunların ne kadar inanılmaz ve ne kadar ucuz mallar olduğunu vurguluyordu. Sonunda kalabalığa baktı, en varlıklı adamı belirledi, yaklaşıp çok gizli olarak ona, kendisi gibi bizim de faşist olduğumuzu, ellerimizdeki malların mükemmel kalitede ve ucuz olduğunu söylemesini, kalabalığı aynısını yapmaya teşvik etmek için bir şey almasını fısıldadı.
Bu numaranın işe yaramasına şaşırdım! Varlıklı adam Pelus’a gülümsedi, başını salladı, sattığımız malları övdü, çok ucuz ve mükemmel kalite mallar olduğunu söyleyerek birkaçını satın aldı.
Kalabalık hemen aynısını yaptı. Pelus’a “Amico, amico, amico!” diyerek mallarımızı heyecanla satın almaya başladılar. Sattığı mallan onlara ve omuzlarımdan sarkan çantaya tıkıştırdığım parayı bana vermekte güçlük çekiyordu.
Aynı yerde mallarımızı satmayı bir saatte bitirdik. Coşkulu ve mutluyduk, buradan en yakın yerel İtalyan barına gittik, kalabalıktı. Masaya oturup içki söyledik, parayı saydık, iki katından daha fazlasını kazanmıştık!
Pelus, “Sana söylemedim mi. Kadir, bu bir hazine!” diye bağırdı.
Italyanlardan biri kim ve nereli olduğumuzu sordu. Pelus, Japon baba oğul olduğumuzu söyledi. Adam bize şarap ısmarladı, ardından dostça bir sohbet başladı.
Bu, günlük yaşamımızda rutin haline geldi. İşportacılığı zamanla sevmeyi öğrendim, gerçi yaptığımız iş tam anlamıyla işportacılık değildi. Sonuçta kapı kapı dolaşıp mal satmıyorduk. Daha çok köy köy, bölge bölge dolaşıp satıyorduk. Üstelik her gün kızlarla kadınlarla temas kurmamızı sağlaması, onlarla tanışmamızı, onları daha yakından tanımamızı daha ilginçleştiriyor, daha kolaylaştırıyordu. Kimi zaman kamptan biraz uzaklaşmayı göze aldığımızda, Aversa’daki kampa dönmeden yöredeki otellerde bir iki gece kalıyorduk. Bu işte aylarca çalışarak, uzun boylu Japon babayla kısa boylu oğlu olarak bütün bölgede giderek iyice tanındık. Aynı zamanda Pelus’la dostluğumuz o kadar güçlendi ki, aldığı bir somun etmeği o gün benimle paylaşamazsa yemezdi.
Pelus’un zayıf noktasını kısa sürede keşfettim. Birinin komünistleri ya da komünizmi övmesine katlanamıyordu. Bu yüzden barlarda İtalyan komünistlerle sık sık kavga ediyor, bıçağını çıkarıp onları kovalıyordu, hatta kimi zaman sokaklarda peşlerine düşüyordu. İşportacılıktan kazan-dığımız günlük gelirimizi barlarda saymayı alışkanlık haline getirdiğimiz ve o tarihte İtalyanların çoğu komünist
Pelus’a katılmaktan memnundum. Müttefik Yurtdışı Sefer Kuvveti |( misyonu Aversa’ya gelip kamptakileri sorgulamaya başladığında, altı dan uzun süredir onunla başarılı bir iş hayatı sürdürüyordum. Sovye,]^ Birliğinden gelen çoğu sığınmacı gibi bu sorgulamalarla karşı karşıya gelmekten korkuyor, komisyonun, insanların çekecekleri acıyı tamamıylj göz ardı ederek, Stalin’in taleplerini yerine getirmek adına bizi Sovyetkj Birliği’ne teslim etmeyi aklına koyan vatana iade şubesinin bir parça;, olmasından kuşkulanıyordum.
Özgür dünyanın insanları bunun insanlarda yol açacağı acının derecesini doğal olarak anlamıyorlardı, ama vatana iade edilme korkusu bizim için bunun ne anlama geldiğini hatırlatıyordu. Öğrendiğim Ukrayna dilindeki Rus şarkısının iki dörtlüğü bunu çok güzel anlatıyordu. Brodyaga k Baykalu podhodit,
Rıbaçuyu lodku beryot,
E umyeluyu pesnyu zavodit,
Pro Rodinu çto-to poyot.
Otyets tvoy davno v mogile,
Davno uj sıroy zemlioy pokrıt!
A brat tvoy davno v Sibire,
Davno uj kandalami zvienit!’^^
Evet, komisyondan yalnızca söz etmek bile, milyonlarca masum Rus’un acısını, bu durumdan kurtulmanın yolunu el yordamıyla aratan acıyı çok net anlatan bu şarkının sözlerini bana hatırlatıyordu. Bu konuda hemen akıl danıştığım Boris de Pelus da tam olarak ne yapmamız gerek-
135
Avare Baykal’a yaklaşır,
Bir balıkçı sandalına biner.
Beceriyle şarkı söylemeye başlar,
Anayurduyla ilgili bir şarkı söyler.
Baban mezarda,
Bu korku ve şaşkınlığımız zirveye çıktığında, bazı şeylerin arkadaşlarım kadar beni de sakinleştirmeye başlaması gayet tuhaftı. Yetkililer, kampta gerilimin arttığını fark edince bu sorgulamaların göç amacıyla gereken rutin sürecin basit bir parçası olduğuna güvence vermeye başladılar. Dahası Şeretlıko ailesi duygularımı yatıştırmaya çalışarak, benim Rusya göçmeni değil, resmen ailenin bir üyesi olduğumu sürekli hatırlatıyordu bana. Komisyonun kampa yalnızca Sovyetler Birliği’nden değil, dünyanın her yerinden gelen tehcir edilmiş insanları sorgulaması da, daha iyi şeyler ümit etmeme yardım ediyordu.
Ancak, sorgulamalar başladığında, arkadaşlarım ve ben, bütün gün komisyonun kapısında bekleyip, sorgulanan tehcir edilmiş insanlarla görüşmeyi, hangi sorulara cevap vermek zorunda kaldıklarını sormayı alışkanlık edindik, yaklaşmakta olan çetin sınava daha iyi hazırlanmamıza yardım edeceklerini umuyorduk. Yine de sıram gelip, komisyonun karşısına çıkmak için içeri çağrıldığımda hiçbir şeyin bana yardımı olmamış gibiydi.
Etkileyici ofisinde önemli ve çokbilmiş bir havayla oturan uluslararası kalabalık komisyonun önünde önce taş kesildim. Sonra Amerikalı parlamento üyesi beni, arkasında kendini beğenmiş, önemli birkaç kişinin oturduğu masaya yönlendirdi. Otur, bile demediler. Biri, “Haşan Kadir?” diye sordu.
Olumlayarak başımı salladım.
Alay ederek bana baktı. Yunanca birkaç söz söyledi, sustu, cevabımı bekledi. İlk şoktan biraz kurtularak, omuzlarımı silktim, ona gülümsemeye çalıştım.
Sonra aynı kişi bana Rusça, “Yunanistan’da doğduysan, neden Yunanca bilmiyorsun?” diye sordu.
Tek sözcüğü bile anlamamış görünerek ona yine gülümsedim.
Bana öfkeyle baktı. Nasıl tepki vereceğimi görmeye çalışarak, kaba bir biçimde Rusça, “Nece biliyorsun sen?” dedi.
Yeniden omuz silktim, olabildiğince masum, “Efendim, lütfen benim-

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder