erotik online shop ve cerkes bilgisi33

erotik online shop ve cerkes bilgisi33 

Avusturya trenlerinin, İngiliz zırhlı arabalarının, ciplerinin ve askerle, rinin, mücadele ettikleri zavallı sığınmacıların hepsi ertesi sabah Drau vadisinden gitmişlerdi. Bütün ova şimdi göz alabildiğince uzanıyordu. Açık mezarların geniş uzantıları hüzünlü bir parça oluşturuyordu, siyak bayraklardan oluşan bahçenin, üzerlerinde trajik bir biçimde dalgalandığı arabalar, çadırlar ve sığınmacıların başka eşyaları etrafa dağılmıştı. Sığınmacıların geride bıraktıkları atlar bunların arasında şurada burada otlu-yordu. Umutsuz sığınmacıların sesleri, mücadelelerinin yol açtığı gürültü, kadınlarla çocukların sesleri, hepsi, asla var olmamış gibi, bu vadiden yok olup gitmişti. Şimdi vadideki sığınmacı kamplarına yüzlerce AvusturyalI sivil — kadınlar, erkekler ve çocuklar- akın etmiş, sığınmacıların geride bıraktığı eşyalar için mücadele ediyorlar, atları yakalıyorlar, arabalara el koyuyorlar, çadırları söküyorlardı. Ayrıca, dağlardan da insanlar iniyor, yağmaya katılmak için vadiye koşuyorlardı.
Ahırda onları seyrederken büyük üzüntü içindeydim. İhtiyacı olana yardım etmekten ve güçsüzü korumaktan gurur duyacak bir biçimde yetiştirildim. Şimdi bazı insanlar güçsüz ve çaresiz olanları yakalayıp
Kamplar boşaltıldıktan birkaç gün sonra trenle Avusturya’da başka bir tehcir kampına götürüldük. Kampın adını ve yerini hatırlamıyorum. Ancak, önceki kampımızdan çıkıp buraya gelinceye kadar durmadan ağlamıştım. O kadar kötü etkilenmiştim ki ne yiyebiliyor ne de içebiliyordum. Zavallı Şeretlıko ailesi benim için öyle endişe ediyordu ki sürekli tepemde dikilip, ellerimi tutuyor, benimle şefkatle konuşuyor, ağlamayı bırakayım diye teselli etmeye çalışıyorlardı ama hiçbir yararı olmuyordu. Bu kadar güçsüz olmaktan çok utanıyordum, defalarca kendimi tutmaya çalıştım ama zorla aide edilen arkadaşlarımı ve onlara neler yapacaklarını her düşündüğümde yeniden gözyaşlarına boğuldum.
Yeni kamp uzun barakalardan oluşuyordu ve o da Avusturya’da bir ovada, belki de Lienz yakınlarında bir yerdeydi. Resmi olarak Yunanistan’da yaşayan Çerkeş Türkleri sayılıyorduk, artık Şeretlıko ailesinin üyesiydim ve Haşan Kadir adıyla onlarla beraber yaşıyordum.
Bu yeni tehcir kampında Kafkasya’dan gelen başka pek çok Çerkeş’le tanıştım, zorla vatana iade şokunu atlatmama bunun yardımı olduğunu sanıyorum. Bu Çerkesler, daha önce birçok kez karşılaştığım, şimdi PolonyalI bir hanımla evli olan, iyi eğitim görmüş, Adıgeyli yakışıklı bir beyefendi Nuh Paneş; daha önce birçok kez karşılaştığım, Çerkesleri Yuna-
iç6 KADİR NATHO
nistan’dan İtalya’ya getiren, Adıgey Ulyaplı Şahançeri Liy q ^ ve genç, güzel kızı Tamara’yla beraber yaşayan Kabardey ÂbuS\ Lana Başto’yla ikiz oğulları Ruslan ve Edik (Bjasso); Boris Kobl’'^ iki aileyle Boris de, benim gibi, Yunanistan’dan gelen Çerkeş v 1^'^''^ sığınmışlardı.
Bu kamp Büyük Britanya’nın ya da daha çok Müttefik Yurtdı Kuvveti’nin gözet im indeydi. Çok normal besleniyorduk ama her n kampta her zaman kendimizi aç hissediyorduk. Bu nedenle, Muhsin*^*’ retlıko bir gün kahvaltıdan sonra beni çağırdı, çok tereddütle ve utanaf^^
içir,
“Siaslan” dedi, “biraz Alman sigarası biriktirmiştik. Bunları bizin, yiyecekle takas etmeyi düşünür müsün?”
Bu fikir beni çok şaşırttı, insanın, böyle kötü bir zamanda sigara saj; lamayı düşünmesi için, ne kadar tutumlu ve hesaplı olması gerektiği^j düşünerek ona baktım — Bu kadar şeyin arasında sigara! “Ne türyjye(^|^ istiyorsunuz?” diye sordum.
“Ha” dedi, omuzlarını silkerek, “her tür yiyecek olur — ekmek, peynir, patates, un, tahıl. Her şey.”
Açlık çekenin bir tek ben olmadığımı biliyordum artık. Deneyebilirim” dedim, hissettiği utancı azaltmak için gülümsedim.
Rahatlayarak, “Teşekkürler, Siaslan!” dedi, içinde yüz sigara bulunan küçük, uzun bir kutu verdi. Boris de aynı nedenle babalığından sigaralar almıştı, Avusturya’nın köylerinde ve çiftliklerinde dolaşmaya, bulabildiğimiz yenilebilir her şeyle sigaraları takas etmeye başladık. O tarihte bölgede sigara sıkıntısı çekildiğinden müşteri bulmakta hiç zorluk çekmiyorduk ama bir iki hafta içinde tedarikimizi tüketmiştik.
Yine de bu ailelerin sigara biriktirmeyi düşünmeleri şaşırtıcıydı. İtalya’da sığınmacıyken herkes ekmek istihkakının yanı sıra günde altı sigara alırdı. Dört yetişkinden oluşan Şeretlıko ailesi için günde yirmi dört sigara ederdi bu! Ancak biriktirilen sigaraların sayısı değil, bunları biriktirme fikri şaşırtıcı geliyordu. Tek bir sigarayı bile ziyan etmeden altı aydan daha uzun bir sürede biriktirmiş olmalıydılar. Kendisi ve ailesi için tutum yapmayı düşünmemesi, hatta bunu hor görmesi için eğitilmiş, beyni yıkanmış bir Rus sığınmacının aklına gelmezdi bu hiç.
Yöredeki AvusturyalIlarla sigara takas ederken, Boris’Ie ben gayet iyi dost olmuştuk. Adıgey’den, Hakurinahable köyündendi. Benden üç yaş büyüktü, ama aslında benimle aynı boyda, aynı kiloda ve aynı yapıdaydı. Ayrıca iyi bir espri anlayışı vardı, mükemmel mandolin çalıyordu, cesurdu, yiğitti. Kimi zaman tehlikeli bir durumla karşılaştığımızda, üst
dudağı terlemeye başlardı ama asla geri adım atmazdı. Uzun bir geziden dönüp iyice dinlendikten sonra genellikle mandolinini alır, hareketli bir Çerkeş melodisi çalmaya başlardı. Ben mandolin dinlerken büyük zevk alır, çocukken köyde duyduğum Çerkeş şarkılarını düşünerek, uzanıp rahatlardım.
Sonradan edindiğimiz ana babalarımızın biriktirdikleri sigara tedariki bitince, Boris’le beraber, geçen boş askeri kamyonlara atlayıp kilometrelerce yol gitmeye, Avusturya köylerinden geçerek geri dönmeye, kendimizi onlara Alman ordusundan kaçan askerler olarak tanıtıp bize verdikleri yiyecekleri tadarak alıp götürmeye, çok ihtiyaç duyduğumuz şeyleri çalıp bizi barındıran ailelerle paylaşmaya başladık. İkimiz de bu yolla düzgün şehirli giysileri — ayakkabılar, gömlekler, pantolonlar- edindik, üstelik benim yepyeni askeri botlarım da oldu.
Bir kez, bu gezilerden birinden döndüğümüzde Ruslan, Almanların ıskartaya çıkardıkları bir askeri kamyonla bir binek otomobilini çalıp el koyan Çerim Subzoko ile Muhtar Tleuj’un kamptaki Çerkesleri görmeye geldiklerini söyledi. Çerim Subzoko’nun Tahtamukaylı olduğunu biliyordum, onu 1943’te Kırım’da Çelbası’da görmüştüm, onlarla karşılaşma şansını kaçırdığım için üzüldüm. Doğduğum köyden ayrılmadan önce, ağabeyim Kimkeri’nin arkadaşı olduğunu ve 1942’de ağabeyimle birlikte Kızıl Ordu’ya hizmet ettiğini de duymuştum.
Şerethko Ailesinin Alttn Türk Sikkelerini Saklamamız
İngiliz askerleri yeni tehcir kampından kamyonlarla bizi Avusturya’nın sınır kasabası Lienz’e götürmüşler, kocaman bir avlusuyla geniş holleri bulunan büyük bir binaya yerleştirmişlerdi. Bu alanların hepsi akla gelebilen her ırktan ve inançtan karışık sığınmacılarla doluydu. Artık sığınmacıların hepsine yeni bir ad verilerek damga vurulmuştu - tehcir edilenler. Sovyetler Birliği’ne ansızın iade edilme korkusu içimde hâlâ yaşarken, bir hoparlörden sınırı geçmeden önce değerli eşyalarımızı sorumlu yetkililere teslim etmezsek, İtalyan partizanların bunları bizden zorla alma tehlikesinin bulunduğu anons edilmeye başladığında, yeni araziyi ve atmosferi keşfetmeyi göze almıştım. Dolayısıyla, yüksek sesle bize sahip olduğumuz değerli her şeyimizi yetkililere teslim etmemiz salık veriliyordu; Para, mücevher, altın, elmas
O gece Muhsin’le ben, kızlarına kremlerini ve vazelin kavanozW\tvx getirip, elli Türk sikkesini içlerine büyük gizlilikle koymalarını sö-yledıV.
Bu pratik zekâ hoşuna gidip rahat nefes alınca, eşinin mantosutvuıi'jv kalarma ve ön kenarlarına dikilmiş başka altın sikkeler olduğutm söyk?iı, bunun çok güvenli bir yer olduğunu düşünerek, sikkeleri orada ıra ttıaji karar verdik.
Bir iki gün içinde, Şeretlıko ailesinin altın Türk sikkelerini xatat meden taşıyarak Avusturya’ dan İtalya sınırına girdik, \3yari kendimizi İtalyan, Slav ve Yunan partizanlarının zorka yönetimin e u-duk. Ancak sığınmacıların hiçbiri, sÖz verildiği ğlkı teslim etti en ekerli eşyalardan hiçbirini asla geri alamadr.
İtalya'nın Milano Şehrinde Göğüs Germek
Zorunda Kaldtğtmtz Kofullar
İtalya’nın Milano şehrine ge\diğvmi7.de, şeVıtıu yaVcvnvnda, \>atak.‘al oluşan büyük bir kampa götürüldük. Z,vVtnvme svVvumex Vıçvrtvde p cak kadar beni sarsan o sahneyi gördüğümde, hampvvı nöhek pılarından henüz geçip içeri girmiştik, iyi eğitim götmüş, autv-İndris Abaza yı gördüğümde, kapıdan ancak yüz adım uzaVda^ Şİİ çayırlarda bir ağacın gölgesinde duruyordu, çok sarVıoştu, Kollarını sıvamış, gömleğimn düğmelerini neredeyse k>eVıtve\ tı, bir elinde bir içki şişesi tutuyor, söyleyehlldıgı kadar yük bir Rus şarkısı söylüyordu. Şarkının sözlerini kala Vvatulıyo Tovariş Lenin nam put ozatil,
Da zdravstvuy vojd naş, i znamya tiatodov.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 199
Veliki, moguçi, Sovyetski Soyuz!'^’
Ona tiksinerek baktım, çünkü partizanların hoşuna gidip boynunu kurtarmak için bu şarkıyı söylediği bence besbelliydi. Onu daha önceden tanımasaydım, belki şimdi bu yasadışı güruhun önünde bu kadar alçalıp eğilmesini ayıplamazdım. Aynı zamanda bana, II. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru İtalyan partizanlara sığınan Kabardey Seyfeddin Vumar’la Tolmezzo’daki Gürcü SS birliğini de hatırlattı ... Kuşkusuz hepsi hayatta kalmak için bunu yapmıştı, bağışlanabilir bir özürdü bu. Belki benim kabul edemediğim, davranışlarındaki büyük değişimdi. Bence bu, geleneksel Çerkeş terbiyesiyle yetiştirilmiş bir adama yakışmıyordu.
Grubumuz bu kampta uzun bir barakanın yansına tıkıştı, diğer yarısına ise tehcir edilen Azeriler yerleştiler. Burada da Müttefik kuvvetlerinin, ya da daha doğrusu İrtibat ve Sivil İşler Şubesi, Tehcir Edilenler ve Vatanlarına İade Edilenler Bölümü’nün denetiminde olmamıza karşın Slav, İtalyan ve Yunanlı partizanlar kampımıza serbestçe giriyorlardı. En tehlikelileri Yunan partizanlardı. Sürekli terör estiriyorlar, özellikle, aralarındaki “Alman işbirliklerini” arama bahanesiyle, korkan AzerbaycanlI sığınmacıları soyuyorlardı. Ama bizim Türk grubunu fazla tedirgin etmiyorlardı, çünkü uzun süre Yunanistan’da yaşayan bu Çerkeslerin hepsi Yunancayı akıcı konuşuyorlardı.
Neyse ki bu zorba partizanlarla başımız belaya girmeden, Bari’ye sonra da güney İtalya’da, Taranto Körfezi kıyısında bulunan Sanra Maria di Leuca’ya girtik.
Santa Maria di Leuca’dayaşam
Santa Maria di Leuca’da (doğru yazıp yazmadığımdan emin değilim) evlere, her aile bir odaya olacak şekilde yerleştirildik. Şeretlıko ailesine verilen oda o kadar küçüktü ki eşiğin dışında, benim gibi başkalarıyla da tıka basa dolu olan koridorda, yerde yatmak zorunda kaldım. Birkaç bekârla birlikte birçok ailenin kadınları, erkekleri, çocukları burada yaşıyorlar, burada yatıyorlardı.
Kasabanın bu bölümü denize yakındı. Yalnızca küçük meydan, bir sokak ve tahta yaya kaldırımı bizi Taranto Körfezi kıyısından ayırıyordu. Hatta belediye binasıyla çarşı da kaldığımız yere yakındı. Perişan eden yoksulluğumuz olmasaydı, bu resim gibi yere yaz tatilini geçirmek içi
niz esintisinin keyfini çıkarıyor, güneşte yanmış güzel kızlara bakmaktan zevk alıyor, halkın gözünden tecrit edilmiş ve bizim gidemeyeceğimiz kadar pahalı dans salonlarından gelen hareketli müziği dinliyorduk. Ancak geceleri, özellikle de günün ağarmaya başladığı ilk saatlerde, halkımız ve kasaba derin uykudayken, kaldığımız yerden sessizce çıkıyor, yöreden uzaklaşıyor, gizlice bir bağa giriyor ya da bir incir ağacına tırmanıyor, meyveleri dolduruyor, sonra onları yüklenerek geri dönüyorduk. Genellikle bir bölümünü bizi evlat edinen ailelerle paylaşıyor, geri kalanını ihtiyacımız olan cep harçlığını çıkarmak için sabah çarşıda satıyor ya dayarı fiyatına bir satıcıya veriyorduk.
Ara sıra Ayub Şuman, çok ender olarak da Muhdin Beretar bu yağmacılıkta bize eşlik ediyorlardı ama “ana kuzulan” olduklarını düşündüğümüz Ruslan’la Edik asla. Genellikle bunu tek başımıza yapmayı yeğliyorduk ve cep harçlığımızı çıkarmak için kurutulmuş, paketlenmiş tütün yaprakları bile olsa, hiçbir şey çalmadan, asla elimiz boş dönmüyorduk.
Santa Maria di Leuca’da Necmaz (Ramazan)
Bir sabah kahvaltıdan sonra Muhsin beni çağırdı, satmam için bir altın Türk sikkesi verdi, gelmek üzere olan Necmaz'^'' ayında ailesini daha doğru dürüst beslemesi için paraya ihtiyacı olduğunu söyledi. Avusturya sınırından İtalya’ya geçerken kızlarının vazelin kavanozlarına gömdüğümüzden beri altınlardan söz edildiğini ilk kez duyuyordum. Soyulmasınlar diye ailenin sırrını hiçbir arkadaşıma da açmamıştım. Muhsin’den bir altın sikke aldım, arkadaşlarımı atlattım, tek başıma çarşıya gittim, ailesinin esenliği için duyduğu kaygı çok derin ve gerçek olmasaydı, bu dindar Müslüman’ın bu sikkeden hiç ayrılamayacağını çok iyi biliyordum.
Muhsin fiyat biçmemiş olsa da, bütün günü önce kasabanın çarşısında, sonra da yöredeki tüccarlarla pazarlık ederek geçirdim, sonunda en yüksek fiyatı verene on beş bin İtalyan liretine sattım. Akşam parayı Muhsin’e verdiğimde, saymadan cebine koydu. Soyluluğundan ötürü bana bu kadar güvendiğini düşündüm, “Teşekkürler, Siaslan. Bizimle birlikte oruç tutmayacak mısın sen?” dediğinde ondan ayrılıp kumsala gitmek üzereydim.
Ona, “Evet” dedim ama daha önce hiç oruç tutmadığımı oldukça utanarak itiraf ettim. Necmaz gelince Muhsin sabah erkenden beni uyandırdı, wr<2/tan’^‘ sonra nasıl amdez'^^ alacağımı ve namaz kılacağımı bilip bilmediğimi sordu. Benden olumsuz cevap alınca, “Peki, Siaslan” dedi, nasıl abdest alacağımı gösterdi, sonra arkasında durup, yaptıklarının aynısı yaparak - yani ayağa kalktığında kalkmak, secde ettiğinde secde etmek gibi- dua etmemi söyledi. Onlarla oruç tutmaya, onun arkasında durup yaptığını yaparak dua etmeye başladım.
Zavallı Şeretlıko ailesi, kendileriyle birlikte oruç tutup dua ettiğimi görünce çok mutlu oldu! Günlerimi denizde yüzerek geçirdiğimi bilmiyorlardı ya da bilmezlikten geliyorlardı, İslam öğretisine göre, oruç
Santa Maria di Leuca’dan güney İtalya’nın Caserta eyaletinde birpislç^ posluk şehri olan Aversa’da büyük bir tehcir kampına götürüldük. Bj,. çoğunun, etrafı çevrilmiş ve olasılıkla manastıra ait iki üç katlı evlerdj yaşadığı, farklı etnik gruplardan, ırklardan ve inançlardan tehcir edilen başka bin kişiyle birlikte, yine kapılarında nöbet tutulan büyük bir kampa yerleştirildik.
Tehcir edilenlerden başka üç katlı uzunlamasına bir yapıda kalan sivil Italyanlar için bir akıl hastanesi bulunmasına karşın, bu kompleksin kapılarında İngiliz askerleri nöbet tutuyorlardı. Akıl hastanesi, Boris Kob-le’nin, benim ve diğer tehcir edilenlerin yaşadığımız benzer bir binaya bakıyordu. Kaldığımız binanın karşısında, etrafı bir dizi ağaçla çevrili tahtadan yüksek bir boks ringinin bulunduğu geniş bir avlu vardı. Bunun karşısında da ağırlığı yüz kiloyu aşan iri bir kaya parçasından yapılmış bir kuyu yer alıyordu. Manastırın ve Ingiliz askeri yetkililerinin ofislerinin bulunduğu bina bunların önündeydi, kapıya yakındı. Doğru hatırlıyorsam, tehcir edilenlerin yemehanesi, akıl hastanesini hemen geçince, soldaydı ve kampın diğer binaları hemen hemen oval biçimli avlunun çevresinde yer alıyordu. Avlu, sığınmacıların Babil’i haline gelmişti. Akla gelebilen her etnik gruptan kadınlar ve erkeklerle burada karşılaşılabili-yordu: Çerkesler, Araplar, Türkler, Moğollar, Özbekler, Tacikler, Malta-lılar, Yunanlılar, Yemenliler, siyahlar, Bosnahlar, Arnavutlar v.d. Burada toplanan tehcir edilmiş insanların sayısı konusunda size bir fikir vermek için, tek bir sayı söylememe izin verin: Bu kampta iki yüzü aşkın Çinli sığınmacı vardı.
Yalnızca sayılarıyla değil, tuhaf olduğunu düşündüğüm davranışlarıyla da onları etkileyici bulmuştum. Sivil giyinerek her sabah kampın etrafında askeri düzende yürürler, talim ve askeri tatbikat yaparlardı. Savaş bitmişti, bunu neden yaptıklarını merak etmekten kendimi alamıyordum. Üstelik hepsi, yaşları yirmilerin başından otuzlara kadar değişen, sağlıklı gençlerdi.

ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 2.03
Aversa’ya geldiğimizde, Boris Koble ve İndris Abaza’yla aynı odada kalmaya başladım. Şeretliko ailesi, farkında olmadan duygularımı incittiklerinden kuşkulandılar ve kendilerini bağışlayıp geri dönmem için ısrar ettiler. Onları hâlâ sevdiğime ve bana her zaman gösterdikleri bütün sevgi ve kibarlık için onlara her zaman minnet duyacağıma ikna etmeye çalıştım ama beni bu kararı almaya iten gerçek nedeni onlara ya da arkadaşlarıma söylemenin doğru olacağını düşünmüyordum. Bunu söylemenin, hatta açıklamaya çalışmanın bu kibar ve masum ailenin bütün üyelerinin duygularını yatıştırmaktansa inciteceğini yüreğimin derinlerinde hissediyordum. Bu nedenle, onları hâlâ sevdiğimin ve elimden geldiğince sık görmeye devam edeceğimin güvencesini verip durdum. Bir anlamda, hakikatti bu.
Gerçek sorun, Nakar’la birbirimizi çok seviyorduk. Bu, engellemem gereken bir tabuydu. Geleneğimize göre, akrabaya, komşuya hatta aynı köyden bir kıza âşık olmak jew«^tu‘^^. Belki Nakar bu konuda hiçbir şey bilmiyordu, belki annesiyle babası unutmuştu; ama ben iyi biliyordum ve bir süreden beri canımı sıkıyordu bu. Ne de olsa, Nakar’ın annesi Nat-ho’ydu, benimkiyle aynı adı taşıyan ailedendi. Duruma çare bulmak için artık ilk adımı atmıştım ama onların, özellikle de Nakar’ın duygularını incitmemek için çok dikkatli davranmalıydım.
Aversa’ya gelişimizden kısa süre sonra Boris Koble, Ruslan Başta (Bjas-so), Yunanistan’dan gelen Çerkeş Safar Bjasso ve ben, kamptaki tehcir edilmiş insanlara yiyecek dağıtan İngiliz askerleriyle çalıştık bir süre. Her sabah kahvaltıdan sonra kamyonlara binip Aversa’dan askeri depoya gidiyor, kampa yiyecek getiriyor, öğlene kadar bunları boşaltıyorduk.
O tarihte ya da daha çok Avusturya’da ilk tehcir kampına yerleştirildiğimizden beri, açıklanamayan bir nedenle iştahımın doymak bilmediğinden söz etmem gerektiğini sanıyorum. Örneğin, o zamanlar kampa yiyecek getirmek için yola çıkmadan önce iyi bir kahvaltı ederdim. Askeri depodan Aversa’ya dönüş yolunda bir somun etmek, bir sığır eti konservesi, en azından yarım düzine mandalina yerdim, bir kutu konsantre süt içerdim. Kamyonları boşalttıktan sonra yemehaneye (kamptaki sığınmacıların restoranına) gidip normal öğle yemeği yerdim. Sonra Şeretliko ailesine gider, Müslümanların kesmedikleri ya da Müslümanlıkta belirtilen koşullara uygun kesilmeyen hiçbir hayvanın etini yemeyen ailenin alt
şıhğında her şeyi karaborsada bulabilir ve şehir eşkıyalarının nasıp ' yüzler” takındıklarını, üçkâğıtçıların güçlükle para kazanan zavall/,^' sum insanları nasıl aldattıklarını görebilirdiniz. Aldatmak, çalmak u mak karaborsada her zaman meşru işlerdi. Hiçbir polisin ya da yasa^^^ zoru burada bu suçların işlenmesini önleyemezdi. Aslında polis bu zot|)j kalabalığını sık sık sokaklarda kovalıyordu ama polis gider gitmez buazıi, kalabalık sokaklara her zaman geri dönüyordu. Bu sokaklarda o kada, çok zaman geçirdik ki bir süre sonra Boris’le ben burada “tanınan yüzle,' olduk ve bu acımasız serseriler bizi ve bize eşlik eden herkesi tedirgin e,, meye son verdiler.
Bir akşam Boris’le içki içip epey çakırkeyif olduktan sonra Napoli’den dönüyorduk. Kampımızda boks ringinin karşısında bulunan irikayapat-çasının etrafında toplanmış, kendi dillerinde hararetle tartışan kırkbdai Çinliye rastladık. Ne konuda şamata ettiklerini anlamak için yaklaştık. Bir süre dinledikten sonra, bana kaya parçasının ağırlığını tartışıyorlar-mış gibi geldi. Kaya parçasının üzerine çıktım, İtalyanca onlara on bin liret verirlerse onu göğsüme kadar kaldıracağımı söyledim. Hepsi bana baktı, şaşırmışlardı. Kendi dillerinde bir şeyler söyledikten sonrabahsegi-receklerini söylediler, kaya parçasını kaldıramazsam bu parayı ben onlara ödeyecektim. Ağır bir nesneyi kaldırmaya çalışarak sağlığımı riske atmamın yeterli olduğunu söyleyerek, tekliflerini kabul etmeye yanaşmadım, Sonra Çinli doktor yanıma geldi, elleriyle kaslarımı yokladı, gruba Çince bir şey söyledi, hepsi sessizce dağıldı.
Akşamlan kamptaki odamıza gelince Boris mandolin çalmaya başlardı, yatağıma uzanır, hareketli Çerkeş müziğini büyük keyifle dinlerdim Kimi zaman sevdiğim şarkıları çalar ve kendisiyle birlikte söylememi isterdi, seve seve kabul ederdim.
Bu sırada başka Çerkeslerle ve başka insanlarla tanıştım, bazıları (jok ilginçti. Bu arkadaşların ikisinden söz etmem gerektiğini düşünüyorum Biri, otuzlu yaşların başında gerçekten yakışıklı genç bir Kabardey olan
Hamid’ci, ama tam bir serseriydi. 1930’larda Rus-Fin Savaşı sırasında esir alınmış, sonra Alman askeri olmuş, Kafkasya’ya gitmek için Nazilerle mücadele etmişti. Öbürü, kırklarında bir Tatar sanatçıydı, ikisi de alkolik ve ayrılmaz dostlardı. Her gün kampa sarhoş döndüklerini görürdük. Elleri birbirlerinin omzunda, yalpalayarak yan yana yürürler ve alçak perdeden sarhoş bir sesle şarkı söylerlerdi:
Parahod idyot, kaçayetsya,
I tuda i syuda, şatayetsya.'^"*
Paraları yoksa içki almak için gömleklerini satarlardı.
Bir gün kavga ettiklerini görünce şaşırdık. Trau Kat’la İndris Abaza hemen koşup ayırmaya çalıştılar. İki arkadaş ansızın onlara vurmaya başladı.
Trau, “Bize neden vuruyorsunuz? Biz yalnızca sizi ayırmak istiyoruz!” dedi.
İki arkadaş, “Arkadaşlığımıza karışmaya çalışmayın! Biz arkadaşız, istediğimiz her şeyi yaparız” dediler ve el ele yürüyüp gittiler.
erotik online shop

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder