erotik online shop ve cerkes bilgisi22
Bir İngiliz subayı ciple hızla kampa geldiğinde, bu kıvrak müziği j yan ergenler kampın her yerinden buraya koşuyorlar, bu eğlenen gruby çevresine toplanıyorlardı. Subay orada durup bu çevik dansçıları birsüfç büyülenerek izledi. Sonra lideri çağırdı, sığınmacıların sayımını istedi (so. yadı, adı, ikinci adı, doğum yeri ve tarihi, ten rengi, göz rengi, saçı, boyu ağırlığı, eğitimi, işi, doğum yerinden ne zaman ayrıldığı vb.). Bu bilgiyjç otoritelerin, sığınmacıların göç sürecini hızlandıracağını öne sürdü, buiyj niyetle kabul edilip hemen yerine getirildi.Beklendiği gibi, sayım insanların huzursuzluğunu artırdı. Aynı zamanda, sığınmacılar arasında bazılarının Sovyetler Birliğine dönmeye gönüllü oldukları söylentisi dolaşmaya başladı, var olan korkuyu şiddetlendirdi.
Yine de bu, her şeyin hızla değişmeye devam ettiği zamandı. Haberler ve haberlerin insanlarda yarattığı ruh hali de öyleydi. Ertesi sabah kampa bir İngiliz albayı, bir teğmen ve birkaç silahlı asker geldi. Grubumuzu, Çerkeş sığınmacılarını topladılar. Albay bizimle Rusça konuştu, Büyük Britanya’yla Amerika Birleşik Devletleri’nin Sovyetler Birliği’yle bir arada var olamayacağını belirtti. Komünizm ve demokrasi siyasetleri birbirine tersti. Bu nedenle, İngiliz askeri otoriteleri Sovyetler Birliği’nden gelen güvenilir anti komünist sığınmacıları. General Vlassov’un askerlerini ve komünist Rusya’yla savaşan Almanlara yardım eden diğer eski yabancı lejyonerleri askere almayı düşünüyordu. Her subaya İngiliz ordusunda-kilerle eşit rütbe verilecekti. Hatta sığınmacı genç gönüllüler Büyük Britanya’da subaylık okuluna gönderilecekti. Ancak, bu süreç bir ay süreceği için, elinde silah bulunanlar bunları İngiliz askerlerine teslim edeceklerdi. Bunun nedeni basit ve açıktı. İngiliz ordusunda anti komünistler hizmet edeceklerse antika Rus ve Alman silahlarını getiremeyecekler, ama İngiliz hükümetinin kartuş ve cephanelikle birlikte sağlayabileceği silahları almaları gerekecekti. Albay, yanında duran kamyonu işaret ederek, “Silahlarınızı getirip buraya bırakın” dedi. “Hiç kimsenin adı yazılmayacak, hiçbir kayıt tutulmayacak!”
Grubumuzdaki erkekler birbirlerine baktılar. Onlara hitap eden adam subaydı ama nazik, neredeyse alçakgönüllü konuşuyordu. İyi bir adama benziyordu. Vatandaşlarının birçoğu onun gibi olmalıydı. Hiç zarar vermeyeceklerdi.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 187
Sığınmacılardan biri kısa bir İtalyan tüfeği getirip kamyona bıraktı. Kısa süre sonra onu diğerleri izledi, silahlar kamyona yığılmaya başladı. Sonunda albay, işbirlikleri için halkımıza teşekkür etti, onu arkasından takip eden kamyonla birlikte gitti.
Hamid Bjasso, îngilizlere hiç güvenmeyenlerden biriydi. Bunun için onu takdir ediyordum. Arkadaşlığından zevk almaya başladım, özellikle de Sovyet ajanlarının, giderek artan sayıda sığınmacının adını, Sovyetler Birliği’ne gönüllü dönmeleri için yazarlarken, artan cesaretleri sığınmacıları daha da çok korkuttuğunda. Hamid Bjasso, özgür dünya ülkelerinden korunma ya da barınma yardımı alma umutlarını kaybeden yoksul, korkan sığınmacılar için Sovyet ajanlarının yıldırma yöntemi kullandıklarına inanıyordu. Ona göre, ancak bütün umutlarını kaybeden insanlar yıllar önce kaçtıkları despotizme geri dönerdi; ancak bütün umutlarını kaybeden insanlar, mutlak boyun eğme ve tam kayıtsızlıkla ya da sonucu hiç önemsemeden inanılmaz riskler alarak kaçınılmaz ölümle karşılaşabilirlerdi.
Bu nedenle, kamplarda sığınmacıların huzursuzluğu tırmanmaya başladı. İngiliz askeri otoriteleri bunu fark edince hemen pratik zekâlarından yararlandılar, genç Çerkeş sığınmacılarının birkaçına silah vererek depolardaki cephaneyi korumaya gönderdiler. Aralarında Simka’yla ben de vardım. Bunun yalnızca ilk adım olduğunu söylediler. Diğer sığınmacılar kısa süre sonra Ingiliz askerlerinin ve subaylarının saflarına katılacaklardı... Ancak, iki üç günde bu görevden uzaklaştırıldık ve Ingiliz silahları bizden alındı.
Bu arada Sovyet propagandası daha etkin, daha cesur hale geliyordu. Bir gün, Hamid’le durup sohbet ederken, anayolda Kızıl Ordu’nun zırhlı bir aracı belirdi, kampımızın yanında durdu, bangır bangır “Yabloçka”'^® müziğini çaldı!
Rusça net bir ses hoparlörden “Yoldaş sığınmacılar! Dikkat, dikkat, yoldaş sığınmacılar!” anonsunu yaptı, şarkının Rusça alaycı sözlerini açık ve seçik söyledi:
“Ey, elmam, nereye yuvarlanıyorsun.^
Ağzıma düşeceksin, hiç dönüşün olmayacak!”
Zırhlı araba anayolda yavaş yavaş ilerledi, vadide yankılanan ve sığınmacıları dehşete düşüren aynı müziği ve sözleri hoparlöründen bangır bangır bağırtarak, önce bir kampın yanında durdu, sonra ötekinetucuydu! Hepimiz bunun salt bir şarkı değil, bir tehdit olduğunu biliyorduk! “Nereye kaçıyorsunuz?” diyordu. “Yakında sizi yakalayıp
128 Yabloçka — Bir Rus şarkısının adı, küçük elma demektir
yiyeceğim!” Komünistlerin bize yapacakları buydu.
Hamid, önce bana sonra da zırhlı arabaya bakrı, yüzü panca zarmıştı. “Beni ele geçiremeyeceksiniz!” dedi. “Henüz sağken deli?.''''*'ı sıktım. \
Sığınmacılardan biri zırhlı arabaya doğru ok gibi fırladı ama dö
giliz askeri ansızın fırlayıp onu yakaladı, kelepçe takıp götürmeye Diğer Çerkesler arkadaşlarını kurtarmak için atıldılar. İndris Hanı^f koyla Bibolet Abaza da aralarındaydı. Ardından tartışma çıktı. dipçikleri işe karıştı. Ingiliz zırhlı arabaları hızla olay yerine geldi, başl^ji dıran grubu tutuklayıp götürdü.
Anayolda ansızın başka İngiliz cipleriyle kamyonları belirdi, nöbetçilç. ti takviye ettiler. Zırhlı arabalar da makineli tüfeklerini sığınmacı kamp, lanna doğrultarak devriye gezmeye başladı.
O gün öğleden önce bütün sığınmacı gruplarının liderleriyle eski subay. 1ar acil bir müzakere için İngiliz askeri karargâhına davet edilmişlerdi. Şimdi aşırı derecede korunan askeri kamyonlarla Spiral şehrine götürülüyorlardı. Birisi, “Liderlerimiz tutuklandı! Liderlerimiz tutuklandı” diye bağırıyordu.
Sığınmacılar telaşla sağa sola koşuşmaya başladılar. Ancak paniğe kapılan insanlar bir şey yapamadan, liderleri ortadan kaybolmuştu. İngiliz askerleri, anayola doğdu koşmaya çalışanları geri püskürttüler.
İngilizlere güvenmeyip karargâhlarına gitmeye yanaşmayan birkaç lider, sığınmacı gruplarını örgütlemeye başladı. Kamptan da kaçamadıkları için İngilizlerin bütün yiyeceklerini redderek açlık grevi ilan ettiler, siyah bayraklar çektiler, kendi mezarlarını kazdılar, içlerinde yan yana oturup dua ettiler. Komünistlerin eline düşmektense burada açlıktan öleceklerdi. Hamid Bjasso, İndris Hamafeko ve İbrahim Hamroh onlara katıldı.
Atılacak doğru adımın bu olduğunu sanmıyordum. Ne yapacağımı düşünerek etrafa bakındım. İngiliz askerleri sığınmacıların açlık grevinden oldukça ürkmüş görünüyorlardı. Muhtemelen, sığınmacıların ya toplu ayaklanma çıkarmalarından ya da kaçma girişiminde bulunmalarından korkuyorlardı. Çünkü anayol boyunca ve Drau ırmağının gerisinden sığınmacıları kalabalık bir askeri koruma hattıyla çevirmişlerdi. Bu vadide sıkıştırılmamız, İngilizlerin çevremizi iyice sarmalan, ırmakla anayola paralel kamplarımızın arasından demiryolu hattının geçmesi gayet tuhaftı.
Sığınmacılar mezarlarında oturup açlık grevini ve dua etmeyi sürdürürlerken güneş yavaş yavaş batıyordu. Başlarının üzerinde siyah bayraklardan bir deniz dalgalanıyordu. Eşleri ve aç çocukları ağlıyorlardı. Çevredeki çiftliklerden ve köylerden köpekler havlayarak cevap veriyordu
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 189
Bütün geceyi yakınımızdaki Ingiliz askerlerinin hareketlerini izleyerek geçirdim. Ertesi sabah sığınmacılar hâlâ mezarlarında dua ederek oturuyorlardı. Göz alabildiğince uzanan Oberdrauburg ovasında, sığınmacılarının başlarının üzerinde siyah bayraklardan bir deniz kederli kederli dalgalanıyordu. Silahlı İngiliz askerleri, sığınmacıların çevresinde zincir düzeninde kilometrelerce dizilmişlerdi; hepsinde makineli tüfekli adamların bulunduğu yüzlerce cip ve zırhlı araba anayolda hiç ara vermeden ağır ağır gidip geliyordu. Dakikalar ve saatler bitmek bilmiyordu. Kampımızın yakınında ambulansa benzeyen, hoparlörleri görülen kapalı bir araba durdu.
Hoparlörden bangır bangır, “Hanımlar, beyler” sesi geldi, “lütfen dikkat, hanımlar ve beyler. Bu mesaj size İngiliz askeri karargâhından geliyor. Elinde Rus vatandaşı olmadığına dair belgeleri bulunanlar yavaş yavaş anayola gelsinler. Orada belgeleriniz incelenecek ve başka bir sivil kampa götürüleceksiniz. Tekrar ediyorum. Elinizde Rus olmadığınızı, yabancı uyruklu olduğunuzu gösteren belgeler varsa yavaş yavaş anayola gelin. Orada belgeleriniz incelenecek, başka bir sivil kampa götürüleceksiniz.” Araba hızla uzaklaştı, başka kampta durdu.
Anonstan sonra çok sayıda kadınla erkek mezarlardan kalktılar, barınaklarına ve çadırlarına döndüler, eşyalarını alarak, çocuklarıyla birlikte anayola doğru yürüdüler. Bunlar, 1917 Bolşevik Devrimi sırasında komünizmden kaçan “eski göçmenlerdi”. Sayıları çok azdı, bu vadideki toplam sığınmacıların en çok yüzde l’i ya da 2’si. Çarlık hükümetinin devrilmesinden sonra Rusya’nın dışında yaşamışlardı ve bu sürede çeşitli Avrupa ve Asya ülkelerinin vatandaşı olmuşlardı. Şimdi bu basit ve küçük olgu onları mezarlarından çıkarıyordu!
Muhsin Şeretlıko, iki büyük kızıyla bana koştu, kendilerine katılmam için ısrar ettiler. O, Yunan vatandaşıydı ve yeğeni, daha doğrusu ölen erkek kardeşinin oğlu olduğumu iddia edecekti. Kızları babalarının söylediğini yapmam için yalvardılar. İlgilerini ve içtenliklerini takdir ettim, teşekkür ettim. Sovyetler Birliği’ne zorla iade edilmekten kurtulmak için bu iyi bir şanstı, belki de tek şanstı. Sorun, Yunanca bilmiyordum!
Sassa’yla Nakar tereddüt ettiğimi görünce, ellerimi tutup gözyaşları içinde bana baktılar. “Lütfen Kadirbek! Bizi bırakma! Lütfen, babamızın dediğini yap, bizimle gel! Rusya’ya dönmek istemediğini hepimiz biliyoruz.” Tekrar teşekkür ettim, onlarla gitmeyi kabul ettim, anayola doğru gitmelerini, daha sonra arkalarından geleceğimi söyledim ama önce köylülerimle arkadaşlarımı görmeden bunu yapamazdım.
' a
1ÇO KADİR NATHO
Kızlar inanmayarak baktılar. Muhsin Şeretlıko, “Söz diye sordu, başımı sallayınca, kızlarını da alıp gitti.
Mezarlardaki kalabalığa koştum, İbrahim Hamtoh’u buld Hamafeko’yla Hamid Bjasso’nun gece gizlice kaçtıklarım ve birchj,''’'*'iı mediklerini söyledi. Oradan Simka’ya koştum, ne yapmayı plani sordum. Ne olursa olsun annesi ve erkek kardeşleriyle kalmaya kg karar verdiğini söyledi. Annesi Rabiat önceki gün hastaneye göt kızı Şamset’i merak ediyordu.
Ayrılmamızdan önce Simka bana planlarımı sordu, Rusya’yadöı,^ meye karar verdiğimi, önce Şeretlıko ailesine katılacağımı, onlarda^ ' rılmam gerekirse Alplere kaçacağımı söyledim.
Konuşmamıza kulak misafiri olan Rabiat sözümüzü kesti, benim|ç|^^ nuştu. “Oğul” dedi, “mantıklı ol! Bana sorarsan dağlara kaçmak aptallı^ olur. Orada ne kadar saklanabilirsin, bir ay, bir yıl, iki yıl? Ya sonra? Yaban, cı bir ülkede yabancı insanların arasında ne yapacaksın? Vatana iadecdü. men gerekiyorsa, edil. Bizimle gel. Tanrı nın isteği buysa, birlikte ölürid»
Tartışacak zamanım yoktu. Kendilerinden ayrılacağımı anlayan Sim. ka’mn gözleri doldu. Gümüş yüzüğünü parmağından çıkarıp bana verdi “Bunu hatıra olarak al, Kadirbek! Belki birbirimizi bir daha hiç göremeyiz! iyi şanslar!”
El sıkıştık, birbirimize sarıldık, onlardan ayrıldım, gözyaşlarını yüzümden süzülüyordu. Rabiat’ın seslenip beni çağırdığını duyuyordum ama durmadım ya da dönüp bakmadım. Çerkeş grubumuzun kampından telaşla geçerken Kasey Şehetl’le Davut Yemtıl ı görmeye çalıştım ama bulamadım.
Şaban’la Nakos’u küçük çadırlarında buldum. El ele tutuşmuş, bir çift ürkek kumru gibi birbirlerine sokulmuşlardı. Beni görünce fırlayıp koştular, sıkıca sarıldılar. Soru sormam gerekmiyordu, birbirlerine çok âşık olduklarını ve kadere birlikte teslim olmaya karar verdiklerini görebiliyordum. Bu nedenle, yalnızca onlara veda etmeye ve şans dilemeye geldiğimi söyledim.
El sıkışırken Şaban nereye gideceğimi sordu ama bunu açıklayacak zamanım yoktu. Ancak el sallayıp hızla uzaklaştım.
Şeretlıko ailesine yetiştim, kendilerine katıldığımı görmekten çok mutlu oldular. Yunanistan’dan gelen on beş yirmi kadar Çerkeş ailesi de onlarla birlikteydi. Piano Alto’da karşıladığım aynı gruptu bu. Şimdi altı ay sonra onlarla beraberdim. Onların belgelerini inceleyen İngiliz subayı bana bakmak zahmetine bile girmedi. Subayla askerleri bizi askeri kamyonlara bindirdiler, anayolun öte yanında, dağ yamacının eteğinde bulu-
nan yıkık dökük ahırlara götürüp bıraktılar. Buradan vadideki sığınmacı kamplarının bazısını, özellikle de bizim Çerkeş kampını rahatça görebiliyordum. Özellikle, erkeklerin, siyah bayraklar başlarının üzerinde kederle dalgalanırken içine oturup dua ettikleri mezar alanındaki uğursuzluğu ve üzüntüyü görüyordum.
Zorla Vatana iade
Bu dünyada bir kitlesel suç işlendiyse, Avusturya’da, Drau ırmağı kıyısındaki sığınmacıların 1945’te zorla Sovyetler Birliği’ne iade edilmelerinin, en korkuncu değilse de, bunlardan biri olduğunu düşünüyorum. Anayolun ötesindeki ahırlara götürüldüğümüzden kısa süre olay başladı. Benim anladığım, suçun ancak son derece küçük bir bölümüydü bu ama suçun amacını, büyüklüğünü ve işlenişindeki soğukkanlılığı merhametli okura anlatmak için betimlenmesi yeterlidir. Şerethko ailesiyle birlikte oturmuş, Drau vadisindeki sığınmacı kamplarına bakarken, kampların arasında bir tren dumanını çıkararak ilerleyip durdu. Gri demirden yük vagonları çarpıştı, dururken tekerlekleri demiryolu hattında acı acı bağırdı, kapıları aralandı, vagonlara gizlenen silahlı İngiliz askerleri dışarı atlamaya başladılar. Hemen sığınmacıların çevresini sardılar. Onları trene doğru iterek, demir yük vagonlarına atıyorlardı (Diğer trenler ve sığınmacı kampları açık seçik göremeyeceğim kadar uzağımdaydı ama genelde kargaşayı, öfkeli sesleri ve umutsuz feryatları duyabiliyordum.) Sığınmacılar bunu görünce, en çok korktukları anın, zorla vatana iade edilme anının sonunda geldiğini anladılar! Paniğe kapıldılar. Kalabalık sığınmacılar, Sibirya’da bir cezaevinde açlıktan yavaş yavaş ölmekrense burada ölmeyi yeğleyerek vadide öfkeli bir denize dönüştüler. Görebildiğim kadarıyla, insanlar, İngiliz askerlerinin kuşatmasını umutsuzca kırmaya çalışarak sağ sola ok gibi fırlıyorlardı. Onları çemberin içinde tutmak için Ingilizler tüfeklerinin dipçikleriyle harekete geçtiler. Sığınmacılar umutsuzca yumruklarla karşılık veriyorlardı ve toplu bir kavga sürüyordu.
İngiliz askerleri onları teker teker (erkek, kadın, çocuk fark etmeden gelişigüzel) yakalamaya, demir yük vagonlarına atarak kilitlemeye başladılar. Sığınmacılar onlara umutsuzca, vahşice direniyorlar, karşı çıkıyorlar, mücadele ediyorlar ve yaşamak için bütün güçleriyle dövüşüyorlardı. Kadınlar, erkekleriyle yan yana mücadele ederlerken şaşkınlık içinde çığlık atıyorlardı. Korkan çocukları ağlıyorlardı.
Ingiliz askerleri artık onlara bağırıyor, yük vagonlarına binmeye zorlu-yorlardı. Küfür ederek tüfek dipçikleriyle vuruyorlardı ya da çok sayıdaki sığınmacıya karşı kendilerini savunmak için yardım istiyorlardı. Binlerce kişinin seslerinden oluşan bu gürültü, Avusturya’nın Oberdrauburg ova-
sının tamamını vc bitişiğindeki dağları inleten korkunç bir karga nüştü yavaş yavaş.
Mücadele eden sığınmacılarla İngiliz askerleri ovada gidip gelmç vam ettiler, birbirlerine vuruyorlar, bağırıyorlar, kan döküyorlar gruplara akın ediyorlar, güçsüzleri ve yere düşen çocukları çiğniyor] Sığınmacıların çevresini saran İngiliz askerlerinin sayısı yavaş yavaj^*^' rıyordu. Bazı küçük sığınmacı grupları askerlerin batlarını yarıp kaçmaya çalışıyorlardı. Anayolun şurasında burasında askerlerle sığır„j|^* cılar boğuşuyorlardı, tüfek dipçikleriyle ve yumruklarla vahşice dövüjjj yorlardı. Bazıları yere yıkılıyor, kafaları parçalanmış, kan içinde yatıyQj lardı. Bazı sığınmacılar çabalarında başarılı oluyorlar, arkalarından atej edilirken, en yakındaki ormana ve dağlara sıçrayarak kaçıyorlardı. Aıa, bu küçük sığınmacı gruplarının çoğu geri püskürtülüyorlardı.
Anayolda beliren, makineli tüfekleri bulunan adamlarla dolu zırhlı arabalar buradan farklı yönlere döndü, küçük düzenler halinde sığınmacı kamplarına gitti, kampların arasından geçti, sığınmacıların çevresini sardı, onları yavaş yavaş vagonlara doğru yönlendirdi. Arkalarından hızla gelen cipler ve kamyonlar, yürüyen silahlı askerler duvarına hemen katılan çok sayıda birlik getirdi. Duvarlardan biri sığınmacıları trene doğru iyice sıkıştırıyordu, diğer duvar ise sığınmacıları trenin yanında durduruyor, teker teker yakalayıp kollarını kıvırarak demir yük vagonuna atıyordu.
Bazı kadınlarla kaybolmuş çocuklar ağlıyorlar, ileri geri koşuyorlar, kaybettikleri aileleriyle annelerini ve babalarını umutsuzca arıyorlardı. Bir İngiliz askeri çok sayıda adam yakalamış, trene sürüklüyordu. Çok sayıda kadın feryat ediyor, ok gibi öne fırlayarak, İngiliz askerlerinin üzerine atlıyor, erkekleri kurtarmak için mücadele etmeye başlıyorlardı. Bir süre askerlerle vahşice itişip kakıştılar, erkeklerini kurtarıncaya kadar askerleri tırmaladılar, ısırdılar, şaşkınlık içinde çığlıklar attılar; ama bir kadın tüfeğin dipçiğiyle vurularak yere yıkıldı, kadını tutup trene sürüklediler, patates çuvalı gibi demir yük vagonlarından birine attılar.
On iki yaşlarında bir çocuk, herhalde bu kadının oğlu, avazı çıktığı kadar bağırdı, pervasızca İngiliz askerlerinin üzerine atladı, askerlerden birinin tabancasını kaptı, birkaç el ateş etti. Bir asker yere düştü, sonra sıçrayıp kalktı, topallayarak kaçtı. Başka bir asker, çocuğu arkadan vurup yere düşürdü, kollarını kıvırıp silahı aldı. Diğer iki asker çocuğu yakalayıp başka bir demir vagona attı.
Başka bir sığınmacının çınlayan sesi ortalığı inletti, ovayı aşıp dağdan dağa yansıdı.
Ses, “Bu ölümdür! İki şekilde de ... iki şekilde de ... iki şekilde de bu
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 193
ölümdür!” diye yankılandı. “Kalkın ... kalkın ... cesur vatandaşlarım ... cesur vatandaşlarım ... erkek gibi ... erkek gibi ... dövüşün onlarla ... dövüşün onlarla! Bu alçaklar ... bu alçaklar ... bize ... bize ... ailelerimize ... ailelerimize ... çocuklarımıza ... çocuklarımıza ... yeterince haksızlık ... yeterince haksızlık ... ettiler ... ettiler!”
Buna cevap olarak, trenin yanından umutsuz bir feryat gürledi. Bütün kamp, boğazlanan, ölmek üzere olan bir hayvanın son vahşi çırpınışı gibi çırpındı. Geri kalan bütün sığınmacılar fırlayıp İngiliz askerlerinin üzerine atladılar, yeniden şiddetli bir boğuşma başladı. Hem askerler hem de sığınmacılar birbirlerinin boğazını sıkıyorlar, kalabalıklar, gruplar halinde yerde yuvarlanıyorlar, birbirlerini yumrukluyorlar, birbirlerinin kafasını eziyorlar, birbirlerini tırmalıyorlar, ısırıyorlar, haykırıp bağırıyorlardı, bireysel bir eylemi seçmek ya da takip etmek olanaksızlaşıyordu. Tek görebildiğim şaşkınlıktı, kadınlarla çocukların korku dolu feryatlarının eşliğinde birbirlerinin boğazını parçalayan deliler kasırgasıydı.
Güneş yavaş yavaş batmaya, alacakaranlık vadiyi sarmaya başladı. Bazı sığınmacılar İngiliz askerlerinin saflarını yarıp, canlarını kurtarmak için Drau ırmağına koşmaya başladılar. Bazı askerler ateş ederek onların peşinden gittiler. Bazısı yaralanıp yere düştü. Topallayan sığınmacılar yakalandı. Diğerleri, teslim olmamak için ırmağa atladılar. Birkaçı ok gibi çalıdan çalıya giderek, ırmağın kıyısında hızla koştu, İngiliz askerleri akın akın onları takip ettiler.
Karanlık ovayı sardıktan sonra da İngiliz askerleri sığınmacılarla mücadele etmeye, onları vagonlara bindirmeye devam ettiler. İnsanların umutsuz sesleri etrafa yayılıyordu. Feryat eden annelerinin ve eşlerinin sesleri, ağlayan çocuklarının seslerine karışarak, gece karanlığında dalgalar halinde vadide gidip gelmeye devam ediyordu. Sayılamayacak kadar çok insanla dolu cipler ve zırhlı arabalar kampların arasından giderek mücadele eden sığınmacıların çevresini kuşatıyor, farlarıyla onları göremez hale getiriyordu. Sonunda İngiliz askerleri sığınmacıları yakaladılar, demir yük vagonlarına atıp kilitlediler.
Dolayısıyla, her zaman gürültülü kavgaların, boğuk sesli protestoların ve küfürlerin eşlik ettiği mücadele ovada yer değiştirerek saatlerce sürdü. Daha öfkeli sığınmacılar tüfek dipçikleriyle vurularak boyun eğdirildiler, demir vagonlara zorla bindirilerek kilit altında tutuldular. Bu süreçte, kadınlar eşlerinden, çocuklar annelerinden koparıldı, umutsuzca feryat ettiler ama kimse onları dikkate almadı. Trenler düdük çalarak art arda hareket etti, feryat eden bu insanlardan oluşan yüklerini Sovyet Rusya’ya geri götürdü.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder