erotik online shop ve cerkes bilgisi11
Avusturya’da grubumuza katıldığımızda, Drau vadisi, ırmakla Kot k yakınındaki anayol arasındaki demiryolu hattının iki yanına kilomet ı ce yayılan farklı etnik sığınmacı grubundan kitlelerle doluydu, Çer|<ej|^' onların arasında ayrı bir grup olarak kamp kurmuşlardı. Orada önce palı arabalarında oturan Simka’nın annesini, kız kardeşini ve küçüker^ kardeşlerini bulduk, içtenlikle selam verdik. Sonra Şeretlıko ailesini g,, dım, Drau ırmağının kıyılarında bir çalının altında otururlarken bulduıg Hepsi hıçkırarak ağlayıp bana sarıldı. Üzerlerindeki giysileri dışında hiçkjj şeyleri kalmamıştı. Üşüyorlardı, açlardı. İhtiyaçları olan şeyleri birsüretg. şıdıklannı, ama yorulup artık taşıyamayacak hale gelince atmak zorundg kaldıklarım söylediler. Kısa sürede onlar için bir şey yapmalıydım.Neyse ki Kemal Abaza’yı buldum, ondan biraz peynir, ekmek ve bir yün battaniye alıp Şeretlı-ko ailesine verdim. Daha çok yardıma ihtiyaç duyduklarını bilerek hızla yanlarından ayrıldım.
Simka’ya gittim, arabasını boşaltıp, biraz yiyecek ve battaniye getirmek için en yakın Avusturya kasabasına gitmemiz gerektiğini söyledim.
Şaşırarak baktı, nasıl diye sordu.
“İsteyeceğiz” dedim, “kabul etmezlerse bir şey düşünürüz. Ne de olsa, bir kez bunu yaptık! Yapmadık mı?”
Başını salladı, arabayı boşaltmaya başladı. Annesi Rabiat karşı çıktı, delirdiğimizi söyledi ama dinlemedik. Arabaya oturduk, anayola doğra hızla gittik, benim tüfeğim, onun da katlanabilen makineli tüfeği vardı.
Zaman mayısın başıydı ama çalıların ve ağaçların gölge taraflarında toprak hâlâ yer yer karla kaplıydı, açık ve güneşli havaya karşın hâlâ soğuktu. Galip Müttefik kuvvetlerin askeri araçları (motosikletler, cipler, zırhlı araçlar. Amerikan ve İngiliz askerliyle dolu kamyonlar) anayoldan Lienz ve Insbruck’a doğru hızla giderken. Alman askerler birliklerinden firar ediyor, şurada burada tek başına ya da iki üç kişi halinde kaçtıkları görülüyordu.
Drau ovasını kaplayan sığınmacı kamplarını geçip, yoğun trafikte ilerlemeye başladık, Kotchakh denen oldukça büyük bir Avusturya kasabasına geldik. Bildiğim birkaç Almanca sözcüğün yararı oldu. Kasabanın yöneticisini sorup bulduk. Komşularına arabamızı un, patates ve birkaç yün battaniyeyle doldurmalarını söylemesini istedik. Ancak, yönetici kibirli
bir adam çıktı, bize iyilikte bulunmayı kabalıkla reddetti. Simka’nın gözü karardı, makineli tüfeğinin namlusunu onun yüzüne doğrulttu, benden bunun ölüm kalım meselesi olduğunu ona söylememi istedi. Komşularına arabayı olabildiğince çabuk doldurmalarını söylemeliydi, yoksa Simka onun beynini dağıtırdı.
Yönetici anladı, ben henüz bir şey söylemeden, titreyerek komşularını çağırmaya başladı. Kısa süre sonra çevredeki kadınlarla birkaç yaşlı adam torbalar ve farklı eşya torbalarıyla arabamıza koşmaya başladılar, arabaya koyup hızla kaçtılar. Tüfeğimi hazır tutarak orada durdum, arabayı telaşla doldurmalarını izledim. Sonunda, sonuçtan memnun kalarak kibirli adama teşekkür ederek bıraktık, geri dönmeye başladık.
Ancak kasabada alışılmamış bir kalabalığa yakalandık. Kasabada yaşayan, çoğunluğunu kadınlarla çocukların oluşturduğu AvusturyalIlar, sevinçten sokaklara dökülmüştü. Kasabalarına gelen Müttefik kuvvetlerin galip askerlerini ellerinde çiçeklerle, sevinçle karşılıyor, beyaz bayraklar ve kurdeleler sallıyor, binlercesi de onları pencerelerden, balkonlardan sevinçle, gürültüyle karşılıyorlardı. Kalabalık sokakları o kadar çok doldurmuş, yolumuzu tamamıyla kapamıştı ki arabadan inip, safların arasından adeta güçlükle yol açarak, atları yönlendirmek zorunda kaldım.
Anayolda, vadideki Alman askeri deposunu yağmalayan, sığınmacılardan ve AvusturyalIlardan oluşan başka bir kalabalıkla karşılaştık ama onlara katılmadık, o günkü ganimetimizden memnunduk.
Çerkeş sığınmacıların kampına döndüğümüzde bazıları kapalı arabalarında oturuyorlardı, bazıları çadır kurmuşlardı, bazıları da açıkta kalıyorlardı. Önce Şeretlıko ailesinin yerleştiği çalılığa gidip getirdiğimiz yiyeceğin birazını verdik. Ne kadar mutlu olduklarını, ne kadar şükran duyduklarını hayal etmek bile güç. Hemen yemek pişirmeye başladılar. Simka geri kalan tedarikleri götürdü. Hamid Bjasso’dan bir balta aldım, onlara Drau ırmağının kıyılarında tuvalet ve baraka yapmak için yakındaki ağaçların dallarını kesmeye başladım.
Grubumuzla birlikte Avusturya’ya geldiğimde savaş fiilen bitmişti, Drau vadisinde toplanan diğer sığınmacı grupları gibi, biz de aynı yerde ayrı bir kamp oluşturduk. Ne var ki dünyanın geri kalanı savaşın bitmesini kutlarken ve biz de bunu onlarla paylaşmaya çalışırken, savaşın bitmesinin durumumuzu fark edilebilir bir biçimde ağırlaştırdığını açıkça görebiliyordum. Bir kere yiyecek, barınak ya da sağlık koşullarının bulunmadığı bu vadiye bizi atmıştı, kendimizi her zamankinden daha çok evsiz barksız hissediyorduk. Dahası bu kampta yaşam beni en yakın arkadaşlarımdan ayırmıştı: Şimdi Simka annesi, kız kardeşi ve erkek kardeşleriyle arabada yaşıyordu. Davut Yemtıl köylülerine katılmıştı; Şaban Açmız’le gelini Nakos aile olmuşlardı ve doğal olarak, ayrı küçük bir çadırda yaşıyorlardı; Kasey Şehetl, köyümüzün yetenekli müzisyeni ablası Sara Şehetl’e katılmıştı. Bu nedenle ben de Şeretlıko ailesiyle daha çok zaman geçirmeye ya da durumumuz konusunda ne düşündüklerini ve ne yapmayı planladıklarını öğrenmek için çeşitli grupların kamplarını dolaşmaya başladım. Sonuçta, bu vadideki diğerleri gibi, ben de yerel halkın ve bütün dünyanın bizden korktuğunu, dışladığını ve küçümsediğini hissetmeye başladım. Ayrıca sığınmacılar arasında Sovyetler Birliği’ne zorla iade edileceğimiz söylentileri kaygı verici biçimde sürekli dolaşıyordu. Bu da beni hem ma-
nevi hem de psikolojik açıdan olumsuz yönde etkilemeye başladı, kendime güvenimi giderek sarstı. Daha da kötüsiî, artık güven yerine korku beni pençesine alıyordu.
Aynı zamanda, savaşın bitmesinin bize barış ve daha iyi bir gelecek getireceğini, özgür dünyanın insanlarının her nasılsa bizi anlayıp koruyacaklarını, savaştan sonra dünya barışının daha parlak bir geleceği diğer insanlarla paylaşmamıza olanak tanıyacağını ummamak elimde değildi. Her şeye karşın, biz de savaşın yaşamlarını, evlerini ve ülkelerini yıktığı insanlardandık.
Gelgelelim bu, benim ve diğer sığınmacıların ummaya devam ettiğimiz sevilen bir düştü. Gerçekte ise güçlü Sovyet propagandası bize korkulacak, dışlanacak, özgür dünyanın insanlarının ve hükümetlerinin Sovyetler Birliği’ne iade edecekleri “tehlikeli savaş suçluları, Sovyetler Bir-liği’ne ihanet edenler” yaftasını çoktan yapıştırmıştı, bu bize kendimizi tamamıyla çaresiz hissettiriyordu. Özgür dünyanın gerçekte buna inanması ve bu Sovyet propagandasına kanması daha az moral bozucu ya da inanılmaz gelmiyordu bize. Bu durumu fark etmemiz bizi o kadar üzmüş o kadar derin bir düş kırıklığına uğratmıştı ki genel bir çaresizlik duygusu bütün sığınmacıları sarmıştı. Bu beni endişelendirmeye ve yaşamımdaki bazı eski olayları, özellikle de köyümde Kızıl Ordu’nun piyade teğmeniyle yaşadığım hoş olmayan deneyimi hatırlatmaya başladı.
Bu vadideki sığınmacıların arasında hüküm süren, her tarafa sinmiş korkuya aldırmadan, komünist rejimden kaçan bütün insanların, hatta istekleri dışında kendilerini ülkelerinin dışında bulanların (örneğin, sürgünlerle savaş esirleri) büyük çoğunluğu zorla vatanlarına iade edileceklerinden ve ardından da kaçınılmaz olarak açıkça sürüklenecekleri korkunç dertlerden korkarak, akın akın buraya geliyorlardı. Gidecekleri başka yer, güvenecekleri kimse olmadığından, burada toplanıyorlardı. Sonuçta, sayıları artıyordu. Söylentilere göre, Adıgeyli ve Kabardeyli Çerkesler, Bal-karlar, Çeçenler, Dağıstanlar, înguşlar, Karaçaylar, Lezgiler ve Osetler bu vadide farklı gruplar halinde ama birbirlerine komşu kamplar kuruyorlardı. Abhazlar dahil, toplam yirmi bin kişi kadardılar. Lienz’de binlerce Ermeni ve Gürcü bulunduğu söyleniyordu. Moğollar, Tatarlar ve Türkistanlıların da bu vadinin bir yerinde oldukları söyleniyordu. Buradaki Rus olmayan etnik grupların toplam sayısının dört yüz bin kişi olduğu düşünülüyordu! Özbekler, Kazaklar, Tacikler ve benzerleri gibi diğer etnik gruplarla ilgili hiçbir şey duymamıştım ama İtalya’nın bit yerinde çok sayıda Azerinin yakalandığı söyleniyordu. Slav ya da Rus sığınmacılara gelince, sayıca
neral Vlassov un ordusu Çekoslavakya’da, Karlsbad’daydı. Kısacası yerler Birliğinden kaçan bu neredeyse bir milyon Rus’la Rus olma’^'’''" rın birçoğu, Özgür Dünya insanlarının onların davalarını anlayaca)ç| ve zorla vatanlarına iade edilmekten kurtaracakları umuduyla bu va<jjj* kamp kurmuştu. '
Kısa süre sonra çelişkili iki haber yayıldı aramızda. Biri son derece zursuz ediciydi; diğeri ise biraz rahatlatıcıydı, az ve uzak da olsa biruınuj veriyordu. Rus karargâhının Drau vadisinde, yakınımıza konuşlandığı^ öğrenmek bizi, kamplardaki Kuzey Kafkasyahları son derece sarstı. An. cak, aynı zamanda liderlerimizin çok sayıda ülkeye ortak mektup yaz. dıkları, sığınmacı gruplarının içinde bulundukları durumu açıkladıkları, korunmalarını ve barındırılmalarını istedikleri haberi aramazda yayılmaya başlamıştı. Bu son haber duyduğumuz rahatsızlığın azalmasına yaradı, güzel haberler beklemeye başladık.
Ingilizlerin Silahsızlandırma Yöntemi
Hamid Bjasso’yla konuşuyordum. Ellilerinde, pancar gibi kırmızı, uzun boylu bir Şapsığ’dı. Doğduğu köyden ayrıldığı ar arabası hâlâ yanındaydı, daha birkaç gün önce onunla İtalya’dan Avusturya ya başka bir Bjasso ailesini getirmişti: Lana’ya ikiz oğulları Ruslan ve Edik i.
Ancak onlar şimdiye kadar gördüğüm ikizlere benzemiyorlardı. Ruslan, daha şimdiden iyice gelişmiş bir gençti. Edik ise daha küçük, daha gençti, kardeşinden daha ince yapılıydı, ten rengi kardeşinden çok daha açıktı.
Bu, Krasnodar şehrinde ilk Çerkeş hastanesini kuran Adam Bjas-so’nun —üç kardeşten birinin- ailesiydi. Hastane binasını karargâh olarak kullanmak isteyen KGB’ye (eski NKVD) vermeyi kabul etmedikleri için Sibirya’ya sürülmüşlerdi.
Bu aile gibi, Hamid de komünist zulmünden çekmiş insanlardan biriydi. Sovyetler Birliği’nden ayrılmadan önce Sibirya’dan kaçıp evinde inşa ettiği çift duvarların arasında saklanarak yaşamıştı yıllarca. Benden çok büyük olmasına karşın şimdi oldukça yakın arkadaşımdı, benimle sohbet ederken Şeretlıko ailesinin barınağını bitirmeme yardım ediyordu.
Sığınmacıların birçoğu çoktan benzer barınaklar yapmıştı. Bazısı toprağa kazılmış basit direklerdi, üzerlerine çeşitli büyüklükte ve renkte branda bezleri yayılmıştı. Diğerleri yağmurluklarını sopaların üzerine tutturmuşlardı, bunların altında yatıyorlardı. Kapalı yük arabası olan-
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 18 5
lar, köstekli arları çevrelerinde sıçrayıp orlarken, sohbet edip sigara içerek arabaların çevresinde oturuyorlardı. Bazıları açık havada ateş yakıyorlar, gölge yapan ağaçların ve çalıların dibine oturarak teneke kutularda yemek pişiriyorlardı. Bazıları da bir kenara çekilip oturuyor, öbürlerini üzüntüyle izliyorlardı. Bazı çocuklar oyun oynayarak, bağırarak onların arasında koşuyorlardı.
“Yaşam sürprizlerle doludur” ve “Mucizeler olur” diye boşuna dememişler. Barakada çalışırken bir askeri ciple bir kamyon demiryolu hattını geçerek yakınımızda durdu. Ruslan’la Edik onları izlemek için yanımıza geldiler. Cipten bir Ingiliz subayı indi ve Rusça konuşarak, grubun liderini çağırdı.
Şaban Şomiz geldi.
Ingiliz subay kendisini tanıttı, ona adını sordu, yanlış yapmamaya özen göstererek yazdı. Sonra yanlış yazmaktan nefret ettiğini söyleyerek defterini ona gösterdi, doğru mu yazdığını sordu. Şaban Şomiz doğruladığında, subay babacan bir tavırla gülümseyerek ona sigara verdi, sigarasını yaktı. Sonra alçakgönüllülükle lidere, grubundaki halka dağıtacağı biraz yiyecek tedariki getirdiğini söyledi. Beş dakika içinde gruptakilerin isim listesini aldı, bunun gruba getireceği tedarikin miktarını hesaplamasına yardım edeceğini söyledi, işbirliği için ona teşekkür etti, cipine atlayıp gülümseyerek gitti.
Liderimiz Şaban Şomiz’in çağırdığı bizler hemen kamyondan yükleri indirdik, kamyon gürültüyle geri gitti. Aldığımız yiyecek tedarikinin miktarına ve çeşitliliğine şaşırdık: Ekmek, konserve sığır eti, türlü, değişik konserve çorbalar, konserve süt, yumurta tozları, şeker, çay, kahve, hatta bisküviyle çikolata.
Liderimiz, “Şuna bakın!” diye bağırdı. “Bütün bunları hak edecek ne yaptık Ingilizlere.^”
Başka biri, “Çok iyi insanlar olmalılar” dedi.
Hamid Bjasso, “Dağıtacak şeyleri var kuşkusuz” dedi.
Ertesi günü kampımızda çelişkili haberler yayılmaya başladı. Bazıları Rus karargâhının kampımızdan iki kilometre kadar uzakta bulunduğunu, komünistlerin sığınmacıları Sovyetler Birliğine gönüllü dönmeye ikna ettiklerini söylüyorlardı. Diğerleri, İngilizlerin, General Vlassov’un ordusunu Ingiliz ordusuna almayı planladıklarını söylüyorlardı. Başkaları ise ingilizlerin genellikle kurnaz olduklarında ısrar ederek onlara güvenmeye yanaşmıyorlardı. Aynı zamanda Ingiltere’nin bütün anti komünist sığınmacıları ya Kanada’ya ya da Avustralya’ya alacağı söylentileri sürüyordu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder