erotik online shop ve cerkes bilgisi77

erotik online shop ve cerkes bilgisi77 

En azından şimdilik kendimizi özgür hissediyorduk. İtalya’nın Pisa şehrinde Amerikalıların Esir Kampının 339. Bölümü’ne bir yıl kapatıldıktan sonra bu gerçekten sevindirici bir değişiklikti. O etrafı çevrili sahada kaldığımız sürece, Sovyetler Birliği’ne zorla iade edilmenin dehşetini bize sürekli hatırlatan, tekrar tekrar maruz kaldığımız Müttefik kuvvetlerin yıldırıcı sorgulamalarından kurtulmuştuk ne de olsa. O sahaya kapatıldığımız süre içinde, o müthiş korku, Demokles’in kılıcı gibi, gece gündüz başımızın üzerinde asılı durmuştu. Artık bundan kurtulduğumuza göre, şimdilik korkunun hafiflediğini, küçük bir umut ışığıyla rahat nefes aldığımızı hissediyorduk.
Ancak, bu özgürlük duygusuyla, neredeyse hemen, yaşamın tadını çıkarmak için can atmaya başladık. Bu, özellikle gençler -ben, Boris ve arkadaşlarımız- için geçerliydi. “İnsan yalnız ekmekle yaşamaz!” sözü ne kadar doğru olmalı.
Reggio Emilia’ya geldiğimiz ilk akşam, kafesinden salıverilmiş kuş gibi kendimizi özgür hissederek, Boris’le kampta yürüyüşe çıktığımı hatırlıyorum. Asıl amacımız yeni bölgeyi tanımak ve Sovyetler Birliği’nden gelen sığınmacıların bu tesiste ne kadar güvende olduklarını anlamaktı. Kafkasya’dan ve Rusya’dan gelen çeşitli etnik gruplarla bir araya gelerek saatler geçiriyorduk. Bu tesiste kendilerini ne kadar güvende hissettiklerini ve bunun gerisindeki nedeni soruyorduk. Çoğunun sorularımıza verdiği cevaplar ve destekleyici kanıtlar hoşumuza gitti. Başlıca endişemiz olan zorla iade edilme korkumuzdan oldukça kurtulduğumuzu hissederek, o akşam epeyce geç bir saatte kaldığımız yere dönmeye karar verdik. Ancak dönüş yolumuzda sohbetimiz çok farklı bir yön aldı, ikimiz de şehre gidip biraz eğlenmek istediğimizi ifade ettik ama ikimizin de parası yoktu. İster içkinin keyfini çıkarmak, ister bir kızı sinemaya götürmek olsun, bu şehirde eğlenmek para gerektiriyordu. İtalya’da yaşam, akşamları bir sokağın köşesinde danslı parti veren gençlere rastlayıp, onlara katılabildiğiniz Ukrayna’daki yaşama benzemiyordu. Burada yaşam daha karmaşık, daha maddiydi, eğlenmek her adımda para gerektiriyordu.
gösterdiği, kamptaki bir evin dışına asılmış, rüzgârda dalgalanan mış çamaşırları gördüm.
Bunlardan para kazanıp kazanamayacağımızı sordum. Olurnlav başını salladı, aç kurtlar gibi uygun bir anı kollayarak, çamaşırların ^ kınında oyalanmaya devam ettik. İstenilen sakin an en sonunda Kampta yakınımızda hiç kimsenin bulunmadığını görünce, sessizceso|<n| duk, çamaşırların bazısını kapıp hızla kaçtık. Aldığım çamaşırlar, öze||jjjj de yün pantolonlar hâlâ nemliydi. Biri, “Hırsızlar! Hırsızlar! Hırsızlarçj maşırlarımı çaldılar!” diye bağırdığında biz çoktan gözden kaybolmuştu|( Hemen ahırımıza döndük, hızla yatağa gittik, battaniyenin altınagj. rip soyunduk, nemli giysileri giydik, üzerlerine kendi giysilerimizi çekn\ Kampta alarm ötüyor, polisler öteye beriye koşuyor, binalarda gürü], tüyle hırsızları arıyordu, ama neyse ki yataklarında uyuyanları rahatsız etmediler. Serin ilkbahar gecesini titreyerek geçirdim. Uyuyamıyordum, Boris’e şikâyet ettim, o da aynı sorunu fısıldadı bana, sonra gülüştük. Endişelenen Muhdin Beretar birçok kez bize ne olduğunu sordu ama sırrımızı ona açıklayamazdık. Ertesi günü kahvaltıdan sonra onları şehirde altı yüz lirete sattık, sinemaya gittik, eğlendik. Bu sıkıntıya değer miydi?
Kesinlikle değerdi. İzlediğimiz film Diavolo Bianco’ydu (Beyaz Şeytan)! Hacı Murat’ı anlatıyordu! Uzayıp giden kanlı Rus — Çerkeş Savaşını hatırlattı bana, gururlu atalarımızın. Çarlık Rusya’sının kuvvetli askeri saldırılarına karşı yüzyıl boyunca özgürlüklerini ve ülkelerini insan tarihinde benzeri görülmemiş bir cesaret ve kahramanlıkla savunduklarım çocukluğumda büyüklerimden dinlemiştim. Rus diktatörlüğünün-hem sömürgeci hem de komünist rejimlerin- halkıma kendi ülkesinde yüzyıllardır çektirdiği sonu gelmeyen acımasız sıkıntıları bana hatırlattı. Aynı hafta içinde filmi üç kez daha görmeye gittim!
Kamptaki Bingo’muz
Reggio Emilia kampında kalmaya başlayalı daha bir hafta olmamıştı. Ha-jimus Natho beni şehre götürüp üzerlerinde sayılar yazan bir dizi oyun kartlarıyla coplar aldı. Toplar küçük bir torbanın içindeydi. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim, ama o heyecanlıydı. Yüz ifadesinden anlayabiliyordum. Dükkândan henüz çıkmıştık ki kocaman gülümseyerek, “Bingo! Bir oyun bu. İnsanlar bunu oynamayı severler, bundan iyi para kazanırız! Görürsün! Bana yardım edeceksin, değil mi?” dedi. Çok heyecanlıydı. Başımı salladım.
Kampa döner dönmez, birkaç iskemleyi ahırımızdan dışarı taşıdı
Kimlik belgemin arkasına mürekkepli kalemle Turko yazdıklarına lütfen dikkat edin.
olursa olsun, oyuna l oyuncu katılırsa katı|s,| oyunun kuralı bud^|’ Kartlar oyunculara dağ, tılıp, oyunculardan toplanınca oyun başb, Sayıları okuyan kişi tor. badan ilk topu çeke, üzerindeki sayıyı söyler Oyuncular söylenen sayı kartlarında varsa işaret, lerler. Oyunculardan biri kartındaki sıralardan birindeki sayıları doldurup, “Bingo!” diyene kadar, sayıları okuyan kişi torbayı sallamaya, içinden top çekmeye, üzerlerinde
yazan sayıları söylemeye devam eder.
“Bingo!” denince sayıları okuyan kişi, top çekmeyi hemen bırakır. Kazanan, kartını sayıları okuyan kişiye götürür, ayrıca söylediği sayılanda bilen, sayıları okuyan kişi, kartlardaki sayılarla çektiği toplardaki sayılan karşılaştırır, birbirini tutuyorsa ikramiyeyi verir, yeni oyun için kartları dağıtmaya ve ortaya konan parayı toplamaya başlar.
Reggio Emilia kampında kendi bingo oyunumuzun henüz başlangıcıydı bu. Hajimus haklıydı. Kısa sürede yapacak başka hiçbir işi olmayan kamptaki sığınmacılar ya bingo oyuncularını seyretmek ya da onlara katılmak için ahırımızın önüne akın etmeye başladılar. Oyuncuların sayısı artmakla kalmıyordu, akşamları bazıları ortaya daha büyük paralar koyarak ve daha büyük ikramiyeler alarak oynamaya başladılar. Hajimus sayıları okuyordu, ben ortaya konan paraları topluyor, ikramiyeleri veriyordum. Hajimus’un pratik zekâsı sayesinde, kampta ikimiz için de kazançlı bir girişim oldu bu.
StiSÛİjiİm
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 239
Reggio Emilia Kampt'nda Çerim Subzoko’yla Tamşma
Hajimus’la benim bingo oyununa girmemizin üzerinden on gün bile geçmemişti ki Çerim Subzoko kampımızdaki Çerkesleri görmeye geldi. Yirmili yaşların başında, açık tenli, dalgalı siyah saçlı, kıpır kıpır iri kahverengi gözlü, uzun boylu, hareketli, genç bir adamdı. İkimiz de onu çok sıcak karşıladık. Hajimus Çerim Subzoko’yla önceden tanışıyordu, birbirlerini iyi tanıyorlardı.
Çerim, Hajimus’la sohbet edip, bingo oyunumuzu büyülenmiş gibi izlerken, ağabeyim Kimkeri’yle Çerim’in arkadaş olduklarını, yan yana durup bir bisikleti tutarken çekilmiş fotoğraflarını evde gördüğümü hatırladım.
İlginç bir gençri. Onunla ilgili duyduğum öyküye göre, Kafkasya’da Alman ordusunun Çerkeş lejyoner bölüğüne katılmıştı. Kafkasya’dan ayrıldıktan sonra Alman subay üniforması giymiş, yanında, sivil deri ceketli, düzgün görünüşlü bir grup Çerkeş yer almıştı. Alman askeri yetkililerine onları özel çıkarma kuvveri olarak tanıtmış, savaş boyunca onlar için Almanlardan askeri istihkak ve seyahat izni almıştı. Bunu sürdürmeyi nasıl başardığını bilmiyorum ama Almanların bu nedenle onu Romanya’da tutukladıklarını ama bir şekilde bunu atlatıp zaman kaybetmeden grubuna katıldığını duymuştum. Yanındaki sivil Çerkeslerin bazıları ağabeyi Mos Subzoko, kendi köyü olan Tahtamukaylı Paşe Yedige’yle Muhtar Tleuj, Şenciyli Anzavur Yehutl, Hızır Kaban’la Cankılış Barmen, Ka-bardeyli Kaşif Noğay, Pçehatlukaylı Katya’nın babası Haşav Jamırza’yla amcası Ahumteç Jamırza; ayrıca bazılarının Ukraynalı eşleriydi - Mos Subzoko’nun eşi Vera; Paşe Yediğe’nin eşi Vaila; Kaşif Noğay’ın eşi Katya; (Katya Subzoko’nun babası) Haşev Jamırza’nın eşi Lena’yla kızı Zarema; Ahumteç Jamırza’nın eşi Vera.
II. Dünya Savaşı bitince, Çerim’le Muhtar Tleuj Avusturya’da terk edilmiş bir Alman askeri kamyonuyla bir binek otomobili bulmuşlar ve el koymuşlardı. 1945’in başında grubuyla birlikte Avusturya’dan İtalya’ya geçmiş, Vatikan’ın şemsiyesi altında Roma’da yaşamıştı. Çerim Subzoko, sonunda, Ürdün Haşimi Krallığı’nın başkenti Amman’da bir Çerkeş topluluğunun yaşadığını duyunca, 1947’de Roma’da Alman otomobilini satıp Amman’a gitmek için bilet almıştı. Orada Mirza Paşa ve diğer yerel Çerkeş liderleriyle tanışmış, onların yardımıyla Haşimi Prensi Abdullah’ı Çerkeş sığınmacıları prensliğinde barındırmaya ikna etmişti.
Reggio Emilia’ya bizi görmeye gelmesinin nedeni buydu. Kendisinin ve Çerkeş grubunun, Ürdün Haşimi Krallığı’na gitmeye, hükümette ve orduda önemli konumlarda bulunan, refah içinde yaşam süren
mak için bize bir şans verdiğini iyi bilerek teklifine içtenlikle teşekk-ettik. O günlerde içinde bulunduğumuz bu tehlikeli durumdan kurtı||^ mak için, yalnızca Ürdün Haşimi Krallığına değil, dünyanın her yerj^^ gitmeye hazırdık.
Çerim adlarımızı, doğum tarihlerimizi ve doğum yerlerimizi not ettj kimlik kartlarımızla vize için fotoğraflarımızı kendisine vermemizi söyledi
Benim Kimkeri’nin kardeşi olduğumu öğrenince, ağabeyimle iyi doj, olduklarını, birlikte Kızıl Ordu’da hizmet ettiklerini söyledi. Ağabeyim, gerçekten sevdiğini, bana da belli bir sıcaklık ve yakınlık duyduğunu söyleyebilirim. Komaya dönmek için bizden ayrılırken, aynı dostluğu sergi-liyor gibiydi.
Bu yeni gelişmeye çok sevindik. Yalnızca Hajimus’la ben değil, Reggio Emilia’daki bütün Çerkeş grubu da İtalya’dan Ürdün’e gitme beklentisinin verdiği, tarif edilemeyen aynı mutluluğu bizimle paylaştı! Hepimiz bu genç adamın bizi çok yakındaki tehlikeden kurtarmak için her şeyi feda etmesini çok takdir ettik. Tehcir kamplarından, sığınmacı yaşamından, Müttefik kuvvetlerin Avrupa’daki çirkin esir kamplarının tali bölümlerinden, yıllardır ölümden daha çok korktuğumuz, dehşet verici Sovyetler Birliği’ne zorla iade edilmekten olabildiğince çabuk kurtulma umuduyla, özgürlük yolculuğuna hazırlanmaya başladık!
URDUN HAŞIMI KRALLIĞI NDA
Ürdün’e Gidişimiz
1947 Kasım’ında Çerim Subzoko’yla Napoli’ye gittiğimizi, oradan bir yük gemisine binip güvertesinde oturduğumuzu, geminin İtalya kıyısından kalkıp. Tiren Denizi’nden ve Akdeniz’den geçerek, Ürdün Haşimi Krallığı’na doğru yol aldığını hatırlıyorum. Grubumuzda Çerim Subzoko, eşi Katya, bebeklik çağındaki oğullan Kazbek; Mos Subzoko’yla Ukraynalı eşi Vera; Muhtar Tleuj’la Macar eşi Agnitsa; Kaşif Noğay’la Ukraynalı eşi Katya; Haşav Jamırza’nın Ukraynalı eşi Lena’yla kızları Zarema; Ahum-teç Jamırza’yla Ukraynalı eşi Valya; Ayub Şuman’la Italyan eşi Jana; Lana Başta’yla ikiz oğulları Ruslan ve Edik (Bjasso); Goşfıj Nehay’la kızı Ta-mara vardı. Bekârlar ise Hajimus Natho, Hamid Bjasso, llyas Huşt, Hızır Kaban, Madin Yehutl, Anzavur Yehutl, Cankılış Batmen, İdris Yediğe, Paşe Yediğe, Şahançeri Liy, Jambulat Paşte, Jankeri Habjoka, Hajimus Zakayev, İsmail Zakayev, Baba Tataşvili (Gürcü), Mahmud Kuij, Muh-din Beretar, Boris Koble ve ben vardım.
Daha önce hiç gemiye binmemiştim, benim için bu tam bir deneyimdi. Sanırım, bütün arkadaşlarım için de geçerliydi bu. Kısa süre sonra bütün dünya deniz oldu -deniz ve gökyüzünden başka hiçbir şey yoktu! Geminin baş tarafında durmuş, her an giderek büyüyormuş gibi gelen sonsuz dalgalara bakarken, Ukrayna’da Kaminets-Podolski’de Vera’nın
246 KADİR NATHO
iskambil kartlarıyla falıma bakarken söylediği sözleri hatırladım “|<-demişti, “savaşı atlatacaksın ama geri dönmeyeceksin. Engin bir d ötesine gideceksin!” Bu, 1944’teydi. O zaman henüz on yedi yaşmd'''^'"
- on yedi! Şimdi 1947’deydik, sözleri üç yıl sonra gerçekleşiyordu! Q çekten de denizi geçiyordum, azgın dalgalar gemiye çarpıyor, onu şiddj'| sallıyordu. Azgın dalgalarının gemimize çarpıp şiddetle salladığı bu de„ ' Vera’nın kehanette bulunduğu deniz miydi? O zaman ayrılmak zoru^j kaldığım o genç ve güzel Ukraynalı kızın sözleri ne kadar doğru, ne kajj kâhinceydi!
Biz giderken deniz kabarıyordu; dalgalar köpüklü beyaz tepeletjyiç daha da genişleyip hızlanıyordu. Dalgaları seyrederken başımın döndü, günü hissetmeye başladım, güvertede yük oyuğunu örten brandanın ke-narına uzanıp uyuya kaldım. Uyandığımda, grubumuzdakilerin çoğuna deniz tutmuş, güvertede yatıyorlardı.
Gemimiz Mısır’ın İskenderiye limanında durmadan önce kaç günü, müz denizde geçti hatırlamıyorum ama yerel otoriteler orada karaya çık-mamızı kabul etmediler. Bu nedenle, kısa süre dinlendikten sonra, sanıyorum o tarihte Büyük Britanya’nın koruması altında bulunan Ürdün Haşimi Kralhğı’nın yönettiği Filistin’in Hayfa limanına doğru yol aldık.
Hayfa’da Karpla§ttğtmtz Sorunlar
Hayfa’ya geldiğimizde kendimizi inanılmaz bir durumun içinde bulduk, Çerim Subzoko’nun İtalya’da onları gemiye bindirmeyi nasıl başardığını bilmiyorum ama Hayfa’ya geldiğimizde grubumuzdaki yedi kişinin gemiye kaçak bindiğini açıkladı. Şimdi karşılaşmak zorunda kaldığımız sorun, Hayfa’da onları yasa dışı yoldan karaya çıkarmaktı. Neyse ki rastlantı eseri genç bir Çerkeş, Muhammed îshak Hakuz (Khehuj) Ürdün Haşimi Kralhğı’nın Hayfa’da sahil güvenlikten sorumlu subayıydı. Dolayısıyla Çerim Subzoko onu durumu açıkladı, yardım istedi.
Besbelli genç subay ihtiyaç içindeki Çerkeş soydaşlarına yardım etmeyi geri çeviremedi. Kısa süre sonra mürettebatıyla birlikte gemiye çıktı. Yanına aldığı yedek miğferle yağmurluğu grubumuzdaki kaçaklardan birine giydirdi, sandalına aldı, karaya çıkardı. Salt Adığağa (Çerkeslik) uğruna, ihtiyaç içindeki soydaşlarına yardım etme uğruna, kariyerini ve geleceğini riske atarak yedi kaçak Çerkeş sığınmacının hepsini aynı yolla güvenle karaya çıkardı.
Filistin’in Hayfa limanında karaya çıktıktan sonra otobüse bindik Amman’a doğru yol aldık. Otobüsümüze makineli tüfekle ateş açıldığın
d;i şehrin dış mahallelerine henüz gelmiştik. Biri bizi Yahudi .sanmış olmalıydı. Neyse ki kimse zarar görmedi; yalnızca otobüsümüzün bir lastiği isabet aldı ve değiştirilmesi gerekti. Yine de olay, yeni yürümeye başlayan oğlu Kuzbek’le yanımda oturan Katya Subzoko dahil, otobüsteki kadınlardan bazılarını çok korkutmuştu. Birkaç dakika içinde polis konvoyu geldi, Filistin sınırına kadar bize eşlik etti, Ürdün nehri üzerindeki Şeyh Hüseyin Köprüsü’nden geçerek Ürdün Haşimi Kralhğı’na geldik.
Ürdün’de Bizi Karşılayan Çerkesler
Ürdün Nehri’ni geçip Ürdün Haşimi Krallığı toprağına girer girmez yüzlerce Çerkeş — kadın, erkek, genç, yaşlı- bizi sevinçle karşıladı, bazılar renkli Çerkeş üniformaları giymişti, pşıneyle'^® hareketli Çerkeş melodileri çalıp dans ediyorlardı, yıllardır görmedikleri ailelerinin sevilen üyelerini yeniden görüyorlarmış gibi yakınlık göstererek bizi karşıladılar. Bizi karşılarlarken yaydıkları sıcaklık ve içtenlik o kadar Çerkeslere özgü, o kadar eşsizdi ki kesinlikle rahatlatıyordu. Evden ayrıldığımdan beri Çerkeş konukseverliğinin ve kardeşliğinin gerçek sıcaklığını ilk kez hissediyordum. Hiç tereddüt etmeden hemen bizi kardeşçe bir içtenlikle karşılamak için otobüslerle, özel otomobillerle, hatta at sırtında gelmişlerdi.
Bizi sıcak karşılayıp ekmek ve tuz verdikten sonra bazıları grubumuzdaki kadınlarla yaşlıları otomobillerine aldılar, yörede yaşayan diğer Çer-keslerin eşliğinde Amman’a doğru yola çıktık, sevinçleri ve keyifleri bir an olsun azalmadı. Amman’ın Muhacirin bölgesindeki kaynağın başında yemyeşil ağaçlar arasında bulunan Çerkeş Hayır Derneği binasına geldiğimizde, ilk grupla aynı mutlu ve neşeli ruh halinde gelişimizi bekleyen güler yüzlü yüzlerce Çerkesten oluşan başka bir dost kalabalığının bizi beklediğini gördük. Bizi birinci grup gibi sıcak ve coşkulu karşıladılar, Çerkeş müziği çalmaya başladılar, hareketli bir cegu yaptılar. Güzel, zarif giyimli Çerkeş kızlarıyla hoş dans eden delikanlıları hayranlıkla seyrettim, müziğin sesini dinledim, kalbim heyecanla atıyor, kan bütün bedenime, adeta hummalı, sıcak bir duyguyla yayılıyordu.
O anda iyi giyimli yakışıklı bir genç daha önce de başkalarının verdiği gibi bana selam verdi, oldukça mesafeli bir biçimde Yusef Natho olduğunu söyledi, beni evine davet etti. Biraz duraksadıktan sonra annesiyle babasının beni görmekten mutlu olacağım ekledi. Ona teşekkür ettim, büyükleri bekleyip bize ne diyeceklerini öğreneceğimizi söyledim.
erotik online shop

1 yorum: